Erdal Eren'nin Mezarına saldıran Faşistlere inat hep bir ağızdan Haykırıyoruz Erdal Eren Ölümsüzdür 0 Kommentare

Hakim sınıflar ve onların uşakları bu sömürü ve baskı düzenine yönelen her hareketi kanla boğmak istiyorlar.Bunun için olmadık tertipler tezgahlıyorlar. Halkın kurtuluşu için mücadele veren, baskı ve sömürüye karşı çıkan herkes bu tezgahlara muhataptır. Ve siz bir mahkeme heyeti olarak bu tezgahın bir dişlisinden başka bir şey değilsiniz.
Erdal Eren

SiYANURCULERiN VEKiLLERi KiM? 0 Kommentare

Özer Akdemir Koza altın madeni’ni ziyaret eden milletvekilleri, siyanürcü şirketin yöneticileri tarafından hakarete uğradı.Milletvekillerinin Bergama’daki Koza Madeni’ni ziyaretinde olay çıktı. Şirket müdürünün madene karşı mücadele edenleri küçümsemesi, CHP Milletvekili Halil Ünlütepe tarafından eleştirildi. Ünlütepe’yi destekleyen BDP Milletvekili Hasip Kaplan’a hakaret eden madenci şirketin müdür yardımcısı gerilim yarattı. TBMM Madencilik Sorunlarını Araştırma Komisyonu üyesi milletvekilleri inceleme yapmak için gittikleri Bergama Koza Altın şirketinde hiç ummadıkları bir durumla karşılaştılar. Olayları ateşleyen Koza Altın Genel Müdür Yardımcısı Hayri Öğüt’ün madene karşı çıkanları aşağılayan sözleri oldu. Siyanürün kanser yapmadığını, madenden kanser olunduğu iddialarının yalan olduğunu ileri süren Öğüt, “Siyanür kanser yapan diyen varsa Nobel Tıp Ödülü’ne aday göstereceğiz” dedi. Öğüt’ün bu sözlerine “Karşı görüşleri de aşağılamayalım” diye müdahale etmek isteyen CHP Milletvekili Halil Ünlütepe’nin sözleri Koza Altın Genel Müdürü Akın İpek tarafından “Müdahale etmeyin” diye kesilince Ünlütepe “Ben milletin vekili olarak buradayım. Siz kimsiniz. Benim sorularıma müdahale edemezsiniz” diye yanıt verdi. İpek’in tavrına “Siz ne soracağıma karar veremezsiniz. Bizler milletin vekilleri olarak buradayız” diye tepki gösteren Ünlütepe, “Milletin meclisine böyle müdahale edilen bir ortamda duramayız” diye salonu terk etti. MİLLETVEKİLİNE SAYGISIZLIKÜnlütepe’nin ardından BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan da Hayri Öğüt’ün çevrecilere yönelik küçümser tavrını Meclis’e geldiklerinde de yaptığını ve orada da müdahale ettiğini hatırlatarak, Akın İpek’e de “Meclis komisyonuna müdahale edemezsiniz” dedi. Salonu terk etmek isteyen Hasip Kaplan’a “Benim genel başkanıma söz söyleyemezsiniz” diye bağırarak, Ögüt’ün Kaplan’ın üzerine yürüyerek “Siz benim vekilim değilsiniz” diye bağırması gerginliği arttırdı. Kaplan’ı bölücülükle suçlayıcı tarzda konuşan Öğüt ve şirket korumaları arasından güçlükle salon dışına çıkan Hasip Kaplan diğer milletvekillerine de “Meclis iradesine böylesine müdahale edilen bir yerde duramayız. Bu millete ve komisyona hakarettir” diye dışarı davet etti. AKP ve MHP ŞİRKETİ SAVUNDUKaplan ve Ünlütürk’e yapılan saygısızlık AKP ve MHP milletvekilini ise rahatsız etmedi. MHP Milletvekili Cengiz, Hasip Kaplan’ı “provokasyonla” suçlarken, AKP milletvekilleri de tepkinin abartıldığını ileri sürdüler. Öte yandan AKP ve MHP’li milletvekillerinin maden alanında basın toplantısı yaptığı sırada dışarıda bekleyen ve kendilerine araç tahsis edilmesini isteyen Kaplan ve Ünlütepe’ye İzmir Vali Yardımcısı Mustafa Erdoğan’ın “yetkim yok” demesi de dikkat çekti. Vali yardımcısının bu tavrına da sert tepki gösteren milletvekilleri, içeride basın toplantısı düzenleyen diğer milletvekillerine de çıkışta “Meclis iradesinin ayaklar altına alındığı böyle bir yerde nasıl toplantı yaparsınız. Bu iç tüzüğe de aykırı” diye tepki gösterdiler. BDP Milletvekili Kaplan Şirketin Genel Müdür Yardımcısı Öğüt’ün üzerine yürüdüğünü ve kendisine hakaret ettiğini hatırlatarak, gerekli yasal süreci başlatacağını belirtti. ‘MECLİS TEHDİT EDİLMİŞTİR’Komisyonunu çalışmalarına karşı müdahale edilmek istendiğini ve kendilerinin buna izin vermediklerini aktaran Kaplan, “Meclise karşı bu kadar pervasız bir saldırganlık varsa, halkın, çevrecilerin ne büyük tehdit altında olduğu görüldü. Meclis bu madende tehdit edilmiştir. Koza altın bizden ve milletten özür dilemelidir. Bu olay çevrecilerin kaygılarında ne kadar haklı olduklarını da göstermektedir” diye konuştu. İnceleme yapmadan ayrılan AKP ve MHP’li komisyon üyesi milletvekilleri ile Kaplan ve Ünlütepe arsında uzun süre tartışma yaşanırken, heyet üyeleri toplu olarak Bergama Kaymakamlığı’na giderek bir değerlendirme toplantısı yaptılar. (İzmir/EVRENSEL)

BİR ÇENTİK PROJESİ 0 Kommentare

Cocuklar Icin Adalet Cagiricilari olarak, TMK Magduru Cocuklar`in konumlariyla ilgili farkindaligi arttirmak amaciyla tasarlanan `Bir Centik Projesi` 29 Mart Pazartesi gunu saat 11`de Kafe 26A`da yapilacak basin tanitimiyla hayata geciyor. Projede karikaturist Cuneyd Ozen`in cocuklarimiza dair cizdigi karikaturler yer alacaktir ve yasa degisikligi yapilip cocuklarimizin magduriyetleri giderilene kadar her gun yeni bir karikatur, yani yeni bir centik sergiye eklenecektir. Lutfen katilmaya calisin ve cevrenizi haberdar edip katilmaya tesvik edin. 6900 kisiye yaklastigimiz su gunlerde cocuklarimizi issiz birakmayalim. Medyadaki Cocuklar Icin Adalet Cagiricilari, calistiklari medyada haber yapilmasina ve etkinlige bir muhabir gonderilmesine yardimci olsunlar lutfen. TMK Magduru Cocuklar`in pek cogu hapis, kimisi senelerce hapis cezasi alip tahliye oldu. Simdi ne zaman hapse doneceginin muteredditliginde Yargitay kararini bekliyor. Yani mucadelemiz bitmedi. `Bir Centik Projesi`nin acilis sunumu Yaprak Zihnioglu`nun yazdigi metin Ugur Polat tarafindan turkce ve Berfin Zenderlioglu tarafindan kurtce okunarak baslanacak ve karikaturist Cuneyd Ozen`in cocuklar icin yazdigi mektup Orcun Citir tarafindan seslendirilerek devam edecektir. Ayrica cocuklarin zor sartlarina vurgu yapan ufak bir gosterimle de etkinlik sona erecektir.26A Mustafa Celebi Mah. Tel Sok. No: 26-A Beyoglu/Istanbul tel: (Cigdem) 0539 391 80 20 (Davut) 0546 231 47 67 Proje Katilimcilari: Mehmet Atak, Gulsum Ekinci, Ekin Ekinci, Insel Inal, Gozde Aytemur, Yaprak Zihnioglu, Ilkin Maya, Rojin Akin, Gamze Bozo, Ayca Atam, Seval Dursun, Umit Levent Arslan, Neslihan Basak, Gulsen Iseri, Ismail Isterk TMK MAĞDURU ÇOCUKLARiçin Performans Sergisi “BiR Çentik”( Cuneyd Özen ) (29 MART Pazartesi– SAAT 11:00)AKIŞ Açılış sunumu: Ugur Polat (turkce) ve Berfin Zenderlioglu (kurtce)Hukuki sunum: Filiz KeresteciogluPedagojik sunum: Banu VardarCuneyd Ozen`in mektubu: Orcun Citir “BiR Çentik” (Performans Sergisi) Karikaturler:Cuneyd Ozen Afis:Ayse Kalyoncu

Belediye başkanı koruması da davalık oldu! 0 Kommentare


Batman Belediyesi'nde 10 yıldan bu yana belediye başkanı korumalığı görevinde bulunan Halil Çağıl da, belediye başkanları hakkında açılan davalardan nasibini aldı. 10 yıllık görev süresi içinde belediye başkanları ile birlikte gittiği basın açıklamaları nedeniyle Çağıl hakkında da tam 7 dava açıldı.Batman Belediyesi'nde başkan korumalığı görevinde bulunan Halil Çağıl da, Batman'da bir süreden beridir sürdürülen gözaltı furyası ve geliştirilen yargı kıskacından nasibini aldı. 10 yıldır başkan korumalığı görevini sürdüren Çağıl, belediye başkanlarının katıldığı eylem, basın açıklaması ve çeşitli etkinliklere görevi gereği katılmak zorunda olmasına karşın, bugüne kadar hakkında '2918 sayılı yasaya muhalefet etmek' ve 'örgüt propagandası yapmak' iddiaları ile tam 7 ayrı dava açıldı. Bir taraftan mesleğini yaparken, bir taraftan da adliye kapılarını aşındırmak zorunda kalan Çağıl, halen Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel'in korumalığını yapıyor.'Koruma olduğumu bile bile dava açıyorlar'Hakkında açılan davaları bilinçli bir politikanın sonucu olarak değerlendiren Çağıl, belediye başkanı nereye giderse kendisinin de gitmek zorunda olduğunu, bunun için ücret aldığını söyledi. Çağıl, hakkında açılan bir dava nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldığını ve davanın temyiz aşamasında olduğunu ifade ederek, 'Batman Emniyet Müdürlüğü benim belediye başkanı koruması olduğumu biliyor. Bunu bildikleri halde dava açmaya devam ediyorlar. Hem de hiçbir açıklama ve etkinliğe eylemci olarak katılmamama rağmen polis tutanaklarıyla bu davalar açılıyor. Bu davalar bilinçli bir şekilde açılıyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Hiç yoktan davalar açılmış. 10 günde bir adliye giderek ifade vermek zorunda kalıyorum' dedi.MEKİYE GÖRENÇBATMAN (DİHA)

Askerler tarafından öldürülen Uslu toprağa verildi 0 Kommentare

ŞIRNAK - Şırnak’ın Uludere İlçesi'nde Ortasu (Rûbozgê) Köyü'nden Ortabağ (Kiror) Köyü'ne giderken, Newala Şivişo mevkiinde askerler tarafından minibüsü taranarak öldürülen Hecer Uslu'nun cenazesi binlerce kişi tarafından toprağa verildi.Şırnak'ın Uludere İlçesi'nde Ortasu (Rûbozgê) Köyü'nden Ortabağ (Kiror) Köyü'ne giderken Şırnak-Hakkari Karayolu üzerinde Newala Şivişo mevkiinde "Dur ihtarına" uymadığı iddiasıyla askerler tarafından minibüsü taranarak öldürülen Hecer Uslu (22), Ortabağ (Kiror) Köyü'nde dün gece toprağa verildi. Cenazeye, BDP Şırnak İl Başkanı Sekvan Aytu, Şırnak İl Genel Meclis Üyeleri, BDP Cizre, Silopi, idil, Uludere İlçe yöneticilerinin de içinde bulunduğu yüzlerce araçtan oluşan konvoy eşlik etti. Binlerce kişinin katıldığı cenaze töreninin ardından konuşan BDP Şırnak İl Başkanı Sekvan Aytu, yaşanan olaylar karşısında sessiz kalınmaması gerektiğini belirterek, "Bu öldürülen kardeşimizi de devletin derin güçleri yapmıştır ve bunlar barış istemiyor. Bu kardeşimizin ne suçu vardı, ne yapmıştı?" dedi.Aytu, konuşmasına şöyle devam etti: "Bunlar böyle mazlum insanları öldürerek baskı yapmaya çalışıyorlar. Biz parti olarak bu işin arkasını bırakmayacağız. Bu olayı gerçekleştiren askerler buradaki askeriyenin mensuplarıdır. Özcan Akdemir komutasındaki Tim bu olayı gerçekleştirmiştir. Sizden tek istediğimiz bu olayın aydınlanması için yardımcı olmanız ve mücadelenizi yükseltmektir. Hepimizin başı sağ olsun" dedi.ANF NEWS AGENCY

AYNI SAATTE... AYNI YERDE... 0 Kommentare

İstanbulHALKIMIZAHasta tutsakların sağlık durumları gün geçtikçe kötüye gidiyor. AKP ve onun aklama mekanizması olan Adli Tıp Kurumu ise duruma kayıtsız kalarak hasta tutsakları ölüme terk ediyor.Bizler de hasta tutsaklarla dayanışmamızı sürdürerek, onların serbest kalmaları için mücadele etmeye devam ediyoruz.Her hafta olduğu gibi bu hafta da “hasta tutsaklara özgürlük” için yürüyoruz.TARİH: 29 OCAK 2010-CUMAYER: TAKSİM TRAMVAY DURAĞISAAT: 19.30ÇAĞRI, ÇAĞRI MERKEZİ ÇALIŞANLARI DERNEĞİ, ÇHD, DEVRİMCİ ALEVİ KOMİTESİ, DEVRİMCİ HAREKET, DEVRİMCİ 78’LİLER, DİVRİĞİ KÜLTÜR DERNEĞİ, EKD, EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ, EMEKLİ-SEN İSTANBUL ŞUBELERİ, EMEP, EROL ZAVAR’A YAŞAMA HAKKI KOORDİNASYONU, GÜLENSU-GÜLSUYU DERNEĞİ, KALDIRAÇ, KESK ŞUBELER PLATFORMU, KÖZ, ÖDP, PEN, PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBELER PLATFORMU, TAYAD, TECRİTE KARŞI MÜCADELE PLATFORMU, TECRİTE KARŞI SANATÇILAR, TKP, TUYAB, UİD-DER, ÜRÜN SOSYALİST DERGİDESTEKLEYENLER: BDSP, DİP GİRİŞİMİ, PROLETERCE DEVRİMCİ DURUŞ*AYNI SAATTE… AYNI YERDE…Devrimci tutsaklar onurumuzdur diyor, tecritin insanlık dışı bir uygulama olduğunu vurguluyoruz. Hasta tutsakların bu insanlık dışı uygulamalarla sessizce ölüme mahkum edilmesine izin vermeyeceğiz.Her hafta bu amaçla bir araya geliyor, sesimizi duyurmaya ve devrimci tutsaklarla dayanışmaya çağrı yapıyoruz. Bu hafta da yine Taksim Tramvay Durağı’ndayız. Aynı saatte aynı yerde aynı taleple yürüyeceğiz."Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın"TARİH: 29 OCAK 2010-CUMAYER: TAKSİM TRAMVAY DURAĞISAAT: 19.30TAYAD’LI AİLELER***AnkaraHASTA TUTSAKLARA ÖZGÜRLÜKTECRİT İŞKENCESİNE, HAK GASPLARINA, TUTSAKLARIN TEDAVİLERİNİN ENGELLENMESİNE KARŞI HASTA TUTSAKLARIN SERBEST BIRAKILMASI İÇİN BİR KEZ DAHA BİRLEŞİYORUZ!HER CUMA OLDUĞU GİBİ, 17.30'DA YÜKSEL CADDESİ İNSAN HAKLARI ANITI ÖNÜNDEYİZ.TÜM HALKIMIZI HASTA TUTSAKLARI SAHİPLENMEYE;TECRİTE VE KEYFİ UYGULAMALARA KARŞI HASTA TUTSAKLAR İÇİN ÖZGÜRLÜK İSTEMEYE ÇAĞIRIYORUZ!29 ARALIK 2010/ CUMA17.30/ YÜKSEL CADDESİANKARALI AYDIN VE SANATÇILAR, DEVRİMCİ PROLETARYA, TAYAD, EHP, ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ, DHF, HALK CEPHESİ, PARTİZAN, ESP-G, BDSP, ÇHD, DİSK/ GENEL-İŞ, KALDIRAÇ, 78'LİLER GİRİŞİMİ, EROL ZAVAR'A YAŞAMA HAKKI KOORDİNASYONU

'Kritik görüşme'den birşey çıkmadı 0 Kommentare

Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu TEKEL işçileri için Başbakan Erdoğan ile yaptığı görüşme sona erdi. Kumlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, hükümetin bu hafta sonuna kadar çalışma başlatacağını söyledi. Kumlu görüşme sonrası şu açıklamaları yaptı: "45 gündür kadın-erkek Türk-İş'in önünde eylem yapan arkadaşların sıkıntılarını konuştuk, müzakere ettik, önümüzdeki hafta sonuna kadar hükümet çalışma yapacak, çalışma neticesine göre Başbakan'la tekrar görüşeceğiz, çalışmayı gördükten sonra eylem yapan arkadaşlarla görüşeceğiz"Kumlu, "Dünden bugüne Türk-İş'in önünde değişen bir şey olmayacak mı? 46. gününde yine orada çadır kent kurulu olarak kalacak mı?" şeklindeki soruya, "Neticeyi almadan oradaki insanlara bir şey söyleyemeyiz biz. Bu neticeyi aldıktan sonra Sayın Başbakan'ın da onun için üç beş gün içinde bu işi neticelendirin demesinin nedeni de bu. O çalışmayı gördükten sonra biz o arkadaşlarla oturup, sizinle "arkadaş durum bu gidin mi' diyeceğiz, "eyleme devam mı diyeceğiz' orda belli olacak" yanıtını verdi. Tekel işçilerinin direnişi hakkında net bir tavır almayan Türk-İş yönetimi, bu tutumuyla hükümete göz kırpmaya devam ediyor. Zamanı bol olan Kumlu'nun günlerdir Ankara'nın ayazında dışarıda kalan işçileri ne kadar düşündüğü birkez daha bu tutumuyla ortaya çıkmış oldu.

Mehmet Uytun'nun ölümünü haberlestirmek Provokasyon'mus 0 Kommentare

Şırnak'ın İdil İlçesi'nde gözaltında yaşamanı yitiren DTP'li Resul İlçin, Cizre'de panzer çarpması sonucu ölen Yahya Menekşe ve yine Cizre'de gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu yaşamını yitiren Mehmet Uytun adındaki bebeğin ölümüne ilişkin BDP'li Sevahir Bayındır'ın verdiği soru önergesini İçişleri Bakanlığı adına cevaplayan Şırnak Valiliği, İlçin'in kendi sağlık sorunlarından dolayı rahatsızlandığı ve yere düşerek öldüğünü iddia eti. İlçin'yapılan ilk otopside kafasında ve vücudunun değişik bölgelerinde darp izlerini olduğu yönündeki raporu görmezden gelen valilik, Uytun'un ölüm olayının haberleştirilmesini "provokasyon" olarak niteledi.

Hükümet Tekel eyleminde zaman kazandi 0 Kommentare

Daha önce TEKEL işçilerini 'provokatörlükle suçlayan' Başbakan Erdoğan, kurmaylarına yeni bir çalışma yapması için talimat vererek, işçilerle bir hafta sonra görüşmeyi kararlaştırdı. Hükümetin zaman kazanmaya yönelik eleştiren bazı işçiler sendikaların yeni bir değerlendirme yapmasını istiyor. 3

TEKEL İşçilerine Uluslararası Destek : Tekel işçileri için Dortmund çağrısı! 0 Kommentare

NGG (Alman Gıda-İş Sendikası)’nin Dortmund Bölge Şubesi, TEKEL işçilerine destek amaçlı, tüm sendikaları, işçileri ve göçmenleri, Ankara hükümetini dünya emekçilerine şikayet etmeye ve tüm Avrupa’da dayanışma bayrağını açmaya çağırdı! NGG’nin yazılı olarak yaptığı açıklamanın tam metni şöyle:29/30 ve 31 Ocak günleri her yer TEKEL, her yerde Dayanışma!Bir kamu kurumu olan TEKEL çokuluslu BAT (British American Tobacco)'e satıldı. TEKEL’in 12.000 çalışanının iş ve sosyal güvenceleri iptal edilerek 1 Şubat itibarıyla işten atıldılar. Bu süreçte ‘İşyeri Devirlerinde’ öngörülen İLO hükümleri ve geçerli türk kanunları çiğnendi. Sendika 4/A talep edip ‘toplu pazarlık’ isterken, işçilere 4/C dayatıldı.Bunun üzerine, işçiler ve Tek Gıda İş Sendikası başkentte direnişe başladı. Ankara’ya ‘çadırkent’ kuruldu. Aralık ayından beri Ankara’da kararlı, sendikal demokrasiye dayalı, birlik ve dayanışma içinde, disiplinli ve onurlu bir mücadele verilmektedir. İşçi hareketi, ülkenin her renk ve kökten insanını, bütün emek hareketini, demokrasi ve değişim isteyen tüm güçlerini birleştirdi. Konfederasyonar. DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ sınıf için birleştiler. Ankara halkı, grevci işçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için örgütlendi. İşçi hareketi toplumda sosyal adalet, demokrasi ve değişim dalgasının yaratıcısı oldu. Polisin kullandığı şiddet, jop ve gazlı saldırılar, Tek Gıda İş Sendikasını ve işçilerin birliğini dağıtamadı. Orada dramatik, onurlu ve tarihsel bir mücadele veriliyor.TEKEL dayanışmadır! Dayanışma sadakat!Kızılay semti her gün ve her gece binlerce emekçinin coşkulu gösterine tanık oluyor. Ama Ankara işçi sınıfın uluslararası ve tarihsel değerlerine de tanıklık ediyor. B.Brecht’in ‘YA HEP BERABER! YA HİÇ BİRİMİZ!’ şiiri sokakları çınlatıyor. Türkiye’deki linç kültürüne ve şovenizme karşı kenetlenerek ‘BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ!’ ve ‘YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!’ diyorlar. Grevleri, emeğin bereketli gücü ve dayanışmasıyla büyürken, tüm toplumun desdek ve sempatisini kazanıyor. TEKEL mücadelesinde dayanışma zerafetle yaşanıyor. Bir yanda Lazlar horon tepiyor, yanında Kürtler zılgıt çekiyorlar. Dünya emek örgütleri dayanışmaya çağırıyor! Tekel işçilerinin neo-liberal politikalara karşı yürüttüğü mücadele dünya emek örgütlerini de harekete geçirdi. IUF, EFFAT, ITUC ve dayanışma çağrısı yaptı. NGG Sendikası, maddi yardım başlatıp T.C. Berlin Büyükelçiliği’ne ‘protesto mektubu’ verdi. Tek Gıda Sendikası ve TEKEL işçileri dayanışmaya boğuldu. AKP hükümetini dünya halklarına şikayet edelim! Almanya’da pek çok işletme, şehir ve değişik sendikaların da dayanmışma insiyatiflerini kuran, Vida, Londra ITF, Unlever FNF ve CGT’den arayıp NGG telefonlarını kilitleyen sendikacı arkadaşlar, bu çağrımız sizedir: Avrupa Gıda Sendikalar Birliği EFFAT, Ver.di ve NGG Sendikaları Ankara’ya dayanışma ziyaretinde bulundu. EFFAT Genel Başkanı B.Vannoni Ankara’da ‘Hepimiz TEKEL işçisiyiz’ demişti. Biz de ‘Her yer TEKEL’ diyerek tüm sendikaları, işçileri ve göçmenleri her yerde dayanışmaya çağırıyoruz! Ve sizleri Ankara hükümetini;12000 TEKEL işçisi ve ailesini adaletsiz bir geleceğe mahkum etmeye çalıştığı için, ILO hükümleri ve geçerli kanunları çiğnediği ve işçilere şiddet kullandığı için, Temel hak ve özgürlüklerin başında gelen sendikal örgütlenme hakkını engellediği ve UNİlLEVER, SİNTER METAL, LSG SKY, E,KART’daki gibi binlerce aileyi mağdur ettiği ve yetim hakkı yediği için, AB’nin neo-liberal özelleştirme diktasına itirazsız boyun eğip bedelini Türkiye emekçilerine kestiği için,Mücadele eden sendikacıları ve demokrasi isteyen belediye başkanlarını tutuklattırdığı için ,Dünya emekçilerine şikayet etmeye ve tüm Avrupa’da dayanışma bayrağını açmaya çağırıyoruz! 29-30 ve 31 Ocak günleri her yer TEKEL olmalıdır! Her yerde dayanışma! 29-30-31 Ocak günleri fabrikalar, sokaklar, okullar barışçıl eylemlerle TEKEL olmalıdır. Bunun için tüm meslek örgütlerine, partilere, yerel derneklere, sosyal kurumlara şimdiden başvurmalı ve hazırlanmalıyız. Sendikacılar olarak Konsolosluklara giderek görüşme talep edip siyah çelenk bırakmalı ‘Hükümeti Protesto mektubu’ vermeliyiz. Bu çağrımızın ulaştığı her emekçi, her sendikacı ve gençten bulunduğu ülkede, şehir ve kasabada, okulda ve fabrikada TEKEL İşçileri için harekete geçmesini bekliyoruz. Ayrıca tüm stadyumlardan 29-30 Ocak maçları esnasında TEKEL işçilerini unutmamalarını bekliyoruz! Glück Auf !Vicdanınızı ve bilincinizi ayaklandırın! Başarıda emeğiniz olsun! Paranın gücü ve iktidarına karşı dayanışma! Dayanışma mesajları için: Maddi yardımlarınız için: Gewerkschaft NGG: SEB Hamburg (BLZ 200 101 11), Kontonummer 113 202 66 00 (Stichwort „soli-tekel’)Protesto mektuplarınız için:Tayyip Erdoğan, T.C Başbakanı, bimer@basbakanlik.gov.tr, Fax.: 0090-312-417 04 76 Beşir Atalay T.C İçisleri Bakanı, besir.atalay@icisleri.gov.tr, Fax.: 0090-312-418 17 95)ViSdP; M.Sträter, NGG Dortmund, Ostwall 17-21, D- 44145 Dortmund, Tel: 0231 55 79 79 0 nggdo@cityweb.de

CHD'den Hapishane Raporu 0 Kommentare

CHD'den Hapishane Raporu2
HAPİSHANELER BİR ÜLKENİN AYNASIDIRDÖNÜP BAKMALIYIZ!• Hapishanelerin toplam kapasitesi 104 bin 690 !• Mevcut hükümlü ve tutuklu sayısı 114 bin 647 !• Adalet Bakanlığından müjde! Yeni hapishaneler açılacak!!Hapishaneler ve tutuklu/hükümlüler niceliksel hesaplarla inceleme konusu edildiğinde, her yeni açılan hapishane yeni bir sorun yumağı haline geliyor.• 1 ve 3 kişilik hücrelerden oluşan F tiplerinde hiç kimse yatak sırası, tuvalet sırası, banyo sırası beklemiyor.• Ama gelin görün ki her gün yeni bir intihar girişimi ya da vakası yaşanıyor.• Anti-depresan ilaçlar verilerek tutuklu ve hükümlüler uyutuluyor.Tecrit/tredman sistemine dayalı F Tipi hapishaneler sisteminin çektiğimiz resmini ilgili tüm kişi ve kurumlarla, basın ve halkımızla paylaşıyoruz.Yer: İstanbul Barosu /Orhan Adli Apaydın Toplantı Salonu(Ada Cafe Altı)Tarih : 25.01.2010 PazartesiSaat : 12.30ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİİSTANBUL ŞUBESİOrhan Adli Apaydın Sk. No:11/3 - Beyoğlu-İstanbulTel:212 245 04 40 Faks:212 245 04 41e-mail. chd.istanbul@gmail.com

Tecrit Her Yerde : 750 ETA üyesi açlık grevinde 0 Kommentare

Bask ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden ETA örgütünün İspanya ve Fransa hapishanelerindeki 750 üyesi hapishane koşullarını protesto etmek için açlık grevi başlattı. Bask gazetesi Gara’da yer alan ETA bildirisinde tutsakların İspanya ve Fransa’daki hapishane koşullarını protesto etmek için açlık grevine girdiği belirtildi. Her iki ülkedeki cezaevi koşulları için “zalimce” diyen ETA, demokratik düzenlemelerin yapılmasını istedi. Tutsaklar, şartlı salıverilmeleri gereken veya ağır hasta olan mahkûmların hemen serbest bırakılmasını ve tekli koğuşta tutulan mahkûmların diğer ETA üyeleriyle birlikte aynı koğuşa alınmasını istiyor. Aksi taktirde tutsaklar açlık grevi ile başlayan tepkilerini yıl içinde çeşitli şekillerde sürdüreceklerini dile getirdi.Bildiride ayrıca açlık grevine uymadığı ve disiplinsiz davrandığı belirtilen 5 ETA üyesinin de örgütten atıldığı ve bunların artık sadece kendi adlarına görüş beyan edebilecekleri ifade edildi. Bilbao’da yürüyüş Bask ülkesinin Bilbao kentinde de binlerce kişi sokaklara çıkarak tutsakların eylemine destek verdi. Eylemciler, aile görüşlerinin kolaylaştırılması için tutsakların Bask ülkesindeki cezaevlerinde toplanmasını talep etti. Madrid’deki Yüksek Mahkeme’nin bugüne kadar Bask hükümeti tarafından ETA’lı tutsakların ailelerine verilen yardımları iptal etmesinin ardından gerçekleşen eylemde tutsaklarla ve aileleri ile dayanışma mesajları verildi. Yardımların iptal edilmesi karının ardından ETA’nın olası eylemlerine karşı merkezi hükümet birkaç günlüğün alarm düzeyini yükseltti.

Suzan Zengin: Karşı karşıya kaldığım bu durum beni hiç de şaşırtmış değil 0 Kommentare

İşçi-Köylü Gazetesi'nin Kartal Büro çalışanı Suzan Zengin Bakırköy Kadın Hapishanesi'nden gönderdiği mektupla tutuklanmasına neden olan komployu ve hapishanedeki hak ihlallerini dikkat çekti. Zengin, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu'na gönderdiği mektubu aynen yayımlıyoruz:Merhaba,Ben Bakırköy Kadın Hapishanesi'nde bulunan tutuklu bir gazeteciyim.Yaklaşık 5 ay önce, açık bir komplo sonucu tutuklandım. Geçen bu süre zarfında ortaya henüz bir iddianame çıkmış değil. Yani keyfi bir biçimde tutuklu bulunmaktayım. Ne duruşma tarihim belli ne de hangi iddia ile tutulduğum netleşmiş değil anlayacağınız...Olayın "komplo" olarak adlandırdığım kısmına da kısaca değinmek istiyorum:Uzunca zamandır Umut Yayımcılık bünyesinde gazetecilik yapıyorum. İşçi-Köylü Gazetesi, Partizan Dergisi ve Yeni Demokratik Gençlik, periyodik olarak çıkardığımız yayınlar. Bunlar devrimci-sosyalist içerikli muhalif yayınlardır. Dolayısı ile ben de muhalif bir gazeteciyim. Muhalif kimliğimi uzun yıllardır açık açık taşımaktayım. Son 12 yıldır aynı evde ikamet etmenin yanı sıra, 3 yılı aşkın süredir de gazetenin Kartal Bürosu'nda çalışıyorum.Yani, muhalif kimlikle devrimci kurumlarda çalışan hemen herkes açısından "geçerli" olduğu gibi, benim de nerede oturduğum ve ne yaptığım polis tarafından da çok iyi bilinmekte. Buna karşın, 28 Ağustos 2009 tarihinde bir "yakalama emri" ile evimi basan polis tarafından gözaltına alındım. 4 gün tutulduğum İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde, 3 genç insanın daha evlerinden alınarak emniyete getirildiğini öğrendim. Ancak sözünü ettiğim bu kişiler daha önce hiç görmediğim, tanımadığım insanlar -ki onlar da beni tanımıyorlar. Sadece adliyeye getirildiğimizde nezarette karşılaştık. Sonuç olarak, onları da benimle birlikte tutukladılar.Zaten bu süreçte merak ettiğim bir diğer konu da, bu kişilerle benim aramda nasıl bir ilişki-bağ kuracakları. Komplo da işte burada ortaya çıkıyor! Tutuklanma sürecim kısaca böyle...Biraz da burada içinde bulunduğum koşullardan söz etmek istiyorum:Her biri ikişer kişilik 12 hücreli bir koğuşta kalıyoruz. Havalandırma sabah saat 08.00'den akşam 18.00'e kadar açık. Burada yaşanan en ciddi sorunlardan biri sağlık sorunu. Ciddi bir rahatsızlık durumunda, hastane sevki 6-7 ay, hatta daha uzun sürebiliyor. Revir doktorunun yazdığı ilaçlar, tetkik yapılamadığı için, genelde doğru teşhise dayalı olmuyor/olamıyor. Ben 52 yaşındayım ve geçirdiğim bir ameliyata bağlı olarak, hızlı kemik erimesi ve ülser, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği gibi daha bir dizi, düzenli ilaç almamı gerektiren rahatsızlıklarım var. Bazı tetkiklerimin belli aralıklarla yapılması gerekiyor. Tabii bunları şu sıralar tutuklu olmam nedeniyle yaptıramıyorum. Benim dışımda da birçok tutuklu arkadaşın tedavi ettiremedikleri ciddi hastalıkları var.Genelde buranın durumunu ve özelde ise kendi durumumu kısaca aktarmaya çalıştım. Şunu da hemen belirtmek istiyorum ki; karşı karşıya kaldığım bu durum beni hiç de şaşırtmış değil.Muhalif basın ve de muhalif kimlikler uzunca yıllardır benzer sindirme-susturma girişimleriyle yüz-yüzedir. Bana uygulanan tutuklama komplosu da işte bu girişimlerinin bir parçasıdır. Ve gerek muhalif basın ve de gerekse çalışanları üzerinde devam eden, açık saldırı niteliğindeki bu girişimler her platformda ortaya konmalı ve teşhir edilmelidir.Kendi durumum üzerinden yapmaya çalıştığım da budur:Komplocu tarzda ve keyfi biçimde tutuklanmamı teşhir etmek!Suzan Zengin, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi B/4

bdsp tekel için eylemlere çağırıyor !!! 0 Kommentare

TEKEL işçilerinin direnişi kapsamında Türk-İş yönetiminin aldığı sürekli eylem kararı doğrultusunda gerçekleştirilen Cuma eylemleri İstanbul'da ilk hafta gerçekleştirilen eylem dışında etkin bir biçimde değerlendirilememişti. Geçtiğimiz iki hafta gerçekleştirilen eyleler ise sendikal bürokrasinin ayak oyunlarıyla yasak savma havasında geçiştirilmişti. Bu haftaki eylemin ise Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu tarafından 22 Ocak Cuma akşamı Taksim'de gerçekleştirileceği duyuruldu. 18.30'da Tramvay Durağı'ndan Galatasaray'a gerçekleştirilecek yürüyüş için BDSP de TEKEL direnişiyle dayanışmayı büyütmek için katılım çağrısı yaptı. Genel grev genel direniş içinTEKEL'le dayanışmayı yükseltelim!TEKEL işçileri, 38 gündür kararlı direnişleri, inançları ve azimleriyle tüm sınıfa moral ve direnç kaynağı olmaya devam ediyorlar. Bir yandan sermaye sözcüleri, direnişin büyümesinden ve yayılmasından duyduğu korkuyu türlü vesilelerle dile getirirken diğer yandan işbirlikçi sendika hainleri manevra alanlarının daralmasıyla ne yapacaklarını şaşırıyorlar. TEKEL direnişi taşıdığı potansiyelle dosta umut olmaya, düşmana korku saçmaya devam ediyor. Krizle birlikte geri çekilen, yıllardır kan bedeli kazandığı haklarını bir bir yitiren işçi sınıfına ihtiyaç duyduğu morali veren, mücadele konusunda yol gösterici olan TEKEL işçileri tüm eksiklerine rağmen direniş ateşini büyütüyor, 2010'a dair umutları arttırıyorlar. Şimdi ise esas görev sınıfın diğer bölüklerine ve emekten yana tüm kesimlere düşüyor. Şimdi görev, TEKEL işçilerinin yaktığı bu kıvılcımı yangına çevirmek ve bulunulan bütün alanlarda genel grev genel direniş sloganını somutlayabilmek olarak önümüzde duruyor. 17 Ocak mitinginden sonraki ilk eylemi, Ankara'da yaratılan havaya uygun bir biçimde geçirmek, bu öfke ve kararlılığı büyütmek hepimizin sorumluluğudur. TEKEL işçilerinin Sıhhiye'deki öfke ve kararlılığı, Sakarya sokaklarındaki mücadele azimleriyle; “Genel grev, genel direniş!” şiarlarımızla 22 Ocak Cuma akşamı 18.30'da Taksim Meydanı'na!

Tecrit Adli Tutsak Sezer Karnal'ı Öldürdü 0 Kommentare

TECRİT ÖLDÜRMEYE DEVAM EDİYOR. BOLU F TİPİ HAPİSHANESİNDE KALAN ADLİ TUTSAK SEZER KARNAL İNTİHAR ETTİ. ÖLDÜREN TECRİTTİR. F tipi hapishanelerin tecrit hapishaneleri olduğunu, burada tutsakların öldürülmeye çalışıldığını hep söylemiştik. 19 Aralık 2000 tarihindeki kanlı HAYATA DÖNÜŞ operasyonu ile açılan F tiplerinde yüzlerce tutsak tecrit koşullarına dayanamayarak intihar etti. Elbette intihar çözüm değildir. Ama asıl olarak tutsakları intihara götüren koşullar neler? Bunu tartışmak gerekiyor. Öldüren tecrittir. Avrupa'da ve Türkiye'de öldüren tecrittir. Neden sağlık sorunları olmayan insanlar F tiplerine kapatıldığında intiharı, ölümü seçerler? Sezer Karnal da adli bir tutsaktı. Bolu F tipi hapishanesine kapatıldı. Sezer Karnal 2010 / Ocak ayının ilk haftası hücresinde yaşadığı bir sorun nedeniyle gardiyanlar tarafından alındı ve "plastik oda" denilen süngerli tek kişilik hücreye kapatıldı. Burada sürekli dövüldü ve hakaretler edildi. Birkaç gün sonra süngerli hücreden alınan Sezer tek kişilik hücreye kapatıldı. Sezer tek kişilik hücrede kalmak istemediğini idareye bildirdiği halde tek kişilik hücreden alınmadı ve burada tutulmaya devam edildi. 13 Ocak Çarşamba günü tek kişilik hücreden alınması için kapıları döven Sezer 15 Ocak 2010 Cuma günü kendisini asarak intihar ediyor. Ölüm raporuna "psikolojik problemlerinden dolayı intihar etti" diye yazılıyor. Ama neden psikolojik problemler yaşadığını kimse sormuyor. Tecrit öldürüyor. Uluslar arası ve Ulusal bilimsel raporlarla insan sağlığını tahrip ettiği kesin olarak kanıtlanan tecritte ısrar yeni ölümler demektir. Daha yakın tarihte tecritte öldürülmeye çalışılan Güler Zere'yi zulmün elinden çekip aldık ve iyileşme belirtileri var. İşte bunun için tecrit öldürüyor diyoruz. İnsanları yalnızlaştıran, bunalımlara sürükleyen tecrittir. Tecrit kalkmadığı sürece intiharlar olacaktır. Sorumlusu tecritte ısrar eden iktidarlardır. İşte bunun için tecriti kaldırın diyoruz. 21.01.2010 TAYADLI AİLELER

Beynelmilel katilimiz... 0 Kommentare

Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinin Hrant Dink’in katledildiği 19 Ocak’tan bir gün öncesine denk gelmesi, kaçınılmaz olarak memleketimizin katil-maktul denklemi üstüne bir söz söylüyor. Ağca’nın avukatı Hacı Ali Özhan, müvekkili hakkında ‘yalan yanlış’ haberler çıkmasından müştekiymiş. “Olumsuz ve aşağılayıcı yorumlarla geçmişin acılarını istismar ederek düşmanlık üretmek yerine sevgi, anlayış ve hoşgörüyü amaçlayan yayınlara ihtiyaç varken 30 yıl hapis yatmış birisine haksızlık yapılmaktadır” demiş. Avukat, Ağca’nın dünyanın her yerinden sayısız film, kitap teklifi aldığını, onları değerlendirip bir karar vereceğini de müjdeliyor. Bir de Ağca, beş kıtayı gezmeyi düşünmekteymiş. Yakışmaz mı? Hatırlarsınız, Ağca, 12 Ocak 2006’da serbest bırakılmış, Adalet Bakanlığı’nın itirazıyla Yargıtay, tahliye kararını oybirliği ile bozmuştu. Tekrar tutuklanıp Kartal H Tipi Cezaevi’ne yollanmıştı. Artık bitti. Dönüşü besbelli muhteşem olacak. Artık bizim de dünya çapında ünlü bir katilimiz var işte. 2006 yılında yaşadığımız şaşkınlıktan da eser yok artık. Çıkışına “Taşeron Mesih” adlı bir biyografi bile yetiştirildi. Saygı Öztürk yazmış. Ne çok satacak kim bilir. 2006 yılında basın farklı bir ruh iklimindeydi. Sanki dünya ayaklarımızın altından çekilmişti. Evet, doğru. Katil aramızdaydı! Ama zaten hep öyle değil miydi?Herkeste (Adalet Bakanı’ndan sokaktaki vatandaşa kadar) bir çaresizlik, bastırılmış bir isyan, vakur bir celâl vardı. Başımıza bu da mı gelecekti? Gurur duyan Türkiye’yi temsilen hapishane kapısında Ağca’yı bekleyen bir avuç, kim bilir ardında ya da istikbalinde kaç şeref leşi olan ‘isimsiz’ dışında kimsenin aklı yatmıyordu demek Ağca’nın aramıza katılacağına; katılır katılmaz komünistlere atıp tutacağına, tehditler savurarak iş başı edeceğine? Oysa katilleriyle koyun koyuna yaşamaya, hatta giderek onların katil olduklarını unutup kravatlarına bakmaya, gün görmemiş sıpacıklar gibi saygıyla titreyerek onların deneyimlerinden yararlanabilmek amacıyla ağızlarına mikrofonlar tutmaya ve bunu asla yadırgamamaya alıştırılmış bir toplumuz. Bu toplumun birlik ve beraberlik içinde başarıyla oynadığı ortak rol, şaşkınlık olagelmiştir. Bu memlekette her an her koşulda şaşırabileceğimizi, bunun toplumumuzun olağanüstü dinamiğinin işareti olduğunu da böbür böbür hatırlatırız yeri geldiğinde. Oysa varoluşumuz, unutup barıştırılmak, zorla ve her koşul altında bildiklerimizden kuşkulanmaya yönlendirilmek üstüne mümkün olmaktadır. Yani yegâne varoluş imkanımız katillerimizle bir arada, saygı sınırları içinde seviyeli bir ilişki sürdürmektir. Mehmet Ali Ağca, kardeşinin de birkaç yıl önce gururlu bir mahalleli diliyle hatırlattığı gibi beynelmilel bir şahsiyettir. Gavurun tanrısına ateş etmiş, kubbe altında bağışlanmış, bu toprakların yetiştirmiş olduğu en şöhretli dünyalıdır. Kendini Mesih ilan etmişliği de cabası. Dudak uçuklatan bir sır perdesinin önünde duran işte böylesine zengin bir psikolojik malzeme. Yargısıyla, siyasi partileriyle, hükümeti ve basınıyla memleketin bütün güçleri onun serbest kalmasına karşı görünürken belki de gerçekten tanrının gizemli işleri çerçevesinde bir mucize koyuvermişti bu deli sandığımız mesihi parmaklıkların dışına. Basının vicdan kaslarıŞaşkınlıktan ve vatanı adına duyduğu hicaptan sesi toklaşmış, yıkılmış fikir erbabına bakacak olursanız, basınımızın vicdani kaslarına hayran kalmamak mümkün değildi. Oysa bu katil kadroyla amir-memur ilişkisi kanıtlanmış efendilerini silbaştan politik hayatlarının başında gazete kapılarında karşılayan, onların kalkan peşindeki kimliklerini meşrulaştıran aynı basın değil miydi? Pekiyi, bu adamlara dokunulamadıkça, onlar konuşmadık-konuşturulamadıkça, onların beslemesi bu gururlu katillerin içeride sonsuza dek tutulabilmesi mümkün müdür? Herkes kendi payına susarken, pazarlıktan başına düşen bedeli de ödülü de iyi biliyor? Patronları hâlâ subaşlarını tutmuş, devletin sır kasalarının üstünde otururken Ağca ve benzeri katillerin artık tatlı emeklilik günleri gelmiştir. Ağca ve tetik arkadaşlarıyla saygıdeğer efendilerinin işleri hiç de o kadar karmaşık, anlaşılamaz değildi. Yıllar boyunca kaydeden kaydetti. Saygınlığından hiçbir şey kaybetmeden, burnundan kıl aldırmadan karşımızda dikilen kurum ve kahramanlar, aşkıyla yanıp tutuştukları vatanları için savaşırken yarattıkları cehennemde üretti bu kadrolu zebanileri. Suyunu, silahını, kokainini, gururunu, ticaretini, haracını eksik etmedi. Gözü gibi baktı bu özel canavarlara. Kendi esas suretlerini tavan aralarında kilit altında tuttukları için tetikçileri kadar korkunç gelmiyorlar insanın gözüne. Kimi ‘reforme’ ülkücü fikir erbabı daha o zamandan öfkeliydi. Solcu olsa kimsenin böyle itirazı olmazdı diyesiydi emekli şerefliler. Katilime dokunma diyorlardı açıkça. Bu tahliye, uzlaşma barışma aynı potanın içinde erime projesinin önemli adımlarından biriydi. Hayatımızın her kuytusuna sinmiş, her yandan bizi kıskıvrak esir almış olan bu soylu büyük Türk projesi, sandığımızdan da güçlü direniyordu, değişime. Hâlâ da direniyor. Şimdi avukat bu topluma sevgi ve hoşgörüyü hatırlatıyor. Kanlı bir katil adına. Biz bu dili de gayet iyi biliyoruz. İpekçi cinayetinin kilit ismi Oral Çelik (hani Malatya’da öldürülen öğretmenle ilgili dava dosyası kaybolmuştu) saygın bir işadamı olmadı mı? Malatyaspor’un başkanı bile oldu. Savcı Doğan Öz ile 7 TİP’linin katili Haluk Kırcı 91’de Bursa Cezaevi’nden ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? 96’da yakalandığı gün İstanbul’da firar etmiş, 99’da yakalanıp 2004’te yine ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? Çatlı’yı hatırlatmaya ne gerek; Susurluk’ta arabadan çıktığında ondan yiğit bir Anadolu delikanlısı, Yılmaz Güney’in sağa bakanı yaratma çabasına girmiş ‘uygar beyaz’ basın erbabını unuttunuz mu? Mehmet Şener’e hiç dokunulamadı. Ya Ağca’yı eylem yerine kendisinin götürdüğünü söyleyip 10 yılla kurtulan Yavuz Çaylan’a ne demeli? Az kalsın MHP İstanbul İl Başkanı oluyordu. Yalçın Özbey, ki Ağca İpekçi’yi onun öldürdüğünü söylemişti, şimdi Brüksel’de ticaret yapıyor. Uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı ve Ağca’nın para kasası Abuzer Uğurlu’nun kaç kere yakalanıp diğer şeref erbabı hempaları gibi mistik yollarla serbest bırakıldığını hatırlıyor musunuz? Balgat katliamının İsa Armağan’ı yedi yıl yatıp çıkmadı mı? Ardında katliamlar olan diğer bir yiğit; İbrahim Çiftçi dört idam kararından sonra tahliye edilip iş hayatına atılmadı mı? MHP Genel Başkanlığı’na adaylığı da neden unutulsun? Bu memlekette bu isimleri say say bitiremeyiz. Üstelik bunlar telaffuz edebildiklerimiz. Bu kirli maşaları, bu gariban psikopatları yetiştiren, örgütleyen, kullanan, onlara şeref, memleketlerine gurur yakıştıranların adlarını açıkça anmak suça girer. Hem de öyle bir suç ki cezasını yukarıda andığım katillerden çok öderim. Bu sorgulanamamış suçlularla birlikte uygar Türkiye’nin geniş ufuklarına bakıyoruz nicedir. Ağca’nın biraderi, Abdi İpekçi’nin tıynetini sorgulama cüretini göstermişti. Kurbanların tıynetini sorguya açmak, elbet iyice alışkın olduğumuz bir tarih okuması. Bu da en azından tanımayan, bilmeyen, kendisine pek az şey aktarılmış yeni kuşakların kafasında katil-maktul ilişkisi açısından o kadar da berrak olmayan bir tablo oluşmasına yol açacaktır. İyi ya. Canım bakma, o İpekçi de az değilmiş hani!Hrant için de yüksek rütbeli subaylardan en müptezel fikir adamlarına kadar çeşitli zevat benzer sözler üretmemiş miydi? Devletin bütün aygıtlarının seçimi bellidir. Yüzyıl kadar önce, yıkılıp üstüne yeni Cumhuriyet’in inşa edildiği Osmanlı’nın yok ettiği -edilmesini örgütlediği- edilmesine göz yumduğu bir milyon civarında Ermeninin akıbeti üstüne soru sormak sizi anında hain kılacaktır. Lincin yolları en yüksek otorite tarafından açık tutulur. Ama arkasında kim bilir kaç ‘leşi’ olduğu bilinen, bu konuda gizlisi saklısı kalmamış bir maşa katilin cezaevi kapılarında aşk ve gururla karşılanması, kardeşi tarafından Abdi İpekçi’ye yönelik kirli sözler edilmesi karşısında otoritenin bir asabiyetiyle karşılaşmayız. Aksine, oldukça anlayışlı davranılıyor zaten bu yiğit orta Anadolu güzellerine. Onlar cesur. Onlar kilit tutmuyor. Tanrı onların yanında. Onlar bize sevgi, saygı ve hoşgörüyü öğretecek.

Bir Bebekten Katil Yaratan Zihniyet, Şimdi De Bir Katilden Kahraman Yaratıyor! 0 Kommentare

Gazeteci Abdi İpekçi'nin katili, Türkiye'deki gladio yapılanmasının tetikçilerinden biri olduğu iddia edilen ve Papa suikastı girişiminin ardından dünyada da tanınan bir isim haline gelen Mehmet Ali Ağca'nın 29 yıllık cezaevi yaşamı sona ererken, medyada yer alan haberler yeni bir medya kahramanının yaratılacağının sinyallerini veriyor. Bir bebekten katil yaratan karanlık zihniyet, bu kez bir katilden kahraman yaratma peşinde.Papa 2. Jean Paul'e düzenlenmek istenen suikastta tetikçilik yapan ve Milliyet Gazetesi yazarı Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca, 29 yıllık hapishane hayatının ardından 18 Ocak Pazartesi günü tahliye edilecek. Cezaevinde kaldığı süre içerisinde Papa'nın elini öpmesiyle, mesih olduğu iddiasıyla, ardından evlenmek istediği açıklamalarıyla gündemden düşmeyen Ağca'nın, çıktıktan sonra da yerli ve yabancı basının gündemine oturması bekleniyor.Önceki gün Associated Press'e (AP) yazılı mülakat veren ve Times Gazetesi'ne mektup gönderen Ağca, serbest kaldıktan sonraki planlarını da avukatları aracılığıyla anlattı. Mesih olduğu iddiasını sürdüren, Papa 2. Jean Paul ile görüşmek istediğini açıklayan ve "mükemmel İncil'i yazacağım" diyerek yine gündemde kalacağının işaretlerini veren Ağca'ya yönelik medya ilgisi de bir katilden kahraman yaratılacağı izlenimini veriyor. PAPA SUİKASTINI ANLATACAK AMA İPEKÇİ CİNAYETİ SIR KALACAK Times Gazetesi, Ağca'nın anılarını anlatacağı bir kitabın kendisine 3 milyon Euro kazandıracağını yazarken, Ağca gazeteye gönderdiği mektupta Da Vinci'nin Şifresi adlı kitabın yazarı Dan Brown'a Vatikan Şifresi adlı bir kitap yazma önerisinde bulundu. Ağca avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada, Papa suikastına ilişkin cevapsız kalan sorulara tahliye edildikten sonra yanıt vereceğini, suikastta Kremlin ve Bulgar hükümetlerinin parmağı olup olmadığını açıklayacağını belirtirken, İpekçi cinayetine ilişkin açılan davada tanıklık yapmayı dahi reddettiği ve mahkemede yeminsiz ifade vermesi ise hala hafızalarda. Bir taraftan hayatının kitaplaştırılacağı, bir taraftan büyük paralar karşılığında televizyon programlarına katılacağı haberleri dilden dile dolaşan Ağca'nın, derin ve karanlık bağlantıları ise gözden kaçırılıyor. İpekçi'nin katili, Papa suikastının tetikçiliğini yapan, Mihri Belli'ye sıkılan kurşunların sahibi olduğu iddia edilen Ağca'nın yaşamı tam bir sır perdesi. AĞCA'NIN HİKÂYESİ TURAN EMEKSİZ LİSESİ'NDE BAŞLADI Malatya'da bulunan Turan Emeksiz Lisesi'nde ülkücü hareket ile tanışan Mehmet Ali Ağca, daha sonra beraber yürüyeceği Oral Çelik, Yavuz Çaylan, Mehmet Şener, Hamid Gökenç ile de burada tanıştı. Lisenin ardından Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Hiç okula gitmeyen Ağca'nın Ankara'da silah arkadaşı Yalçın Özbey ve Abdullah Çatlı ile tanıştığı biliniyor. Ağca, Ankara'dan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü'ne kayıt yaptırdı. Fakültedeki kayıtta Ağca'nın ismi bulunmasına rağmen kendisine verilen kimlik başkası adına düzenlenmişti. Ağca öğrenciydi, ama ne Ankara'da, ne de İstanbul'da öğrencilik yapmıyordu. İPEKÇİ CİNAYETİNİ MALATYALI ÜLKÜDAŞLARIYLA BİRLİKTE YAPTI Ağca'nın İstanbul'da ülkücü hareket içerisindeki hızlı yükselişi devam ederken, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener ile birlikte yaptıkları iddia edilen Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi cinayeti Ağca'yı Türkiye gündemine oturttu. 1 Şubat 1979'da meydana gelen cinayetin ardından 25 Haziran'da Ağca yakalandı. Ancak emniyetin istediği ek gözaltı süresi verilmeyince soruşturma tamamlanmadan Maltepe Askeri Cezaevi'ne götürüldü. 5 ay cezaevinde kalan Ağca, 25 Kasım 1979'da Çatlı ve arkadaşları tarafından cezaevinden kaçırıldı. Bir süre Nevşehir'de bulunan lise arkadaşı Gökenç'in evinde kalan Ağca, Nevşehir Emniyeti'nden alınan bir pasaportla yurt dışına çıkarıldı. PAPA'DAN 19 YIL, İPEKÇİ CİNAYETİ VE 2 GASP SUÇUNDAN 10 YIL HAPİS YATTI Yurtdışına çıkarılan Ağca'nın gizli servislerle olan ilişkisi de Papa 2. Jean Paul'e yönelik olarak gerçekleştirdiği suikast girişimiyle ayyuka çıktı. Ağca 13 Mayıs 1981'deki girişimin ardından yakalanan Ağca, çıkarıldığı mahkemece müebbet ağır hapis cezasına çarptırılarak Ancona Cezaevi'ne gönderildi. Olaydan sonra Ağca'yı vicdanen affettiğini açıklayan Papa, Ağca'yı cezaevinde de ziyaret etti. 19 yıl Ancona Cezaevi'nde tutuklu kalan Ağca, 14 Haziran 2000'de İtalyan hükümeti tarafından Türkiye'ye iade edildi. Türkiye'de İpekçi davasından ötürü idam cezası bulunan, iki ayrı gasp suçundan müebbet hapis cezası alan Ağca, Kartal Cezaevi'ne gönderildi. Ancak cezalarında yapılan indirimlerle 10 yıl cezaevi yatıp serbest kalma imkânı bulan Ağca, 18 Ocak'ta tahliye oluyor. Ağca'nın yaşamı tam bir sır perdesi olarak kalırken, Turan Emeksiz Lisesi'nden başlayan arkadaşlıkları da Türkiye'deki gladionun bilinen yüzleri olarak tarihe geçti. İşte o isimler: Oral Çelik: Malatya Ülkü Ocakları Başkan Yardımcısı olan Oral Çelik, ilk cinayetini lise öğretmeni olan Nevzat Yıldırım'ı öldürerek işledi. Hakkında açılan davada ilginçtir 'dosya kaybolduğu' için düştü. İpekçi ve Papa suikastının kilit ismi olarak görülen Çelik, 1985'te İsviçre'de, 1986'da Fransa'da tutuklandı. 1993'te İtalya'ya teslim edilen Çelik, 4 Eylül 1996'da Abdullah Çatlı'nın serbest bırakılacağı teminatı verdiği iddiasıyla kendi isteğiyle Türkiye'ye teslim edildi. Çelik, 1997'de İpekçi cinayetinden yargılandığı davadan da görgü tanığının kendisini teşhis edememesi nedeniyle sadece 4 ay cezaevinde kaldıktan sonra serbest kaldı. Çelik daha sonra Malatyaspor Kulübü başkanlığına seçilirken, 2002 genel seçiminde Malatya'dan bağımsız milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. Çelik şimdi bir işadamı. Mehmet Şener: Ağca'nın Şener'in yurt dışına çıktıktan sonra İpekçi cinayetiyle ilgili olarak suçladığı Mehmet Şener'in de İpekçi cinayetine karıştığı iddia ediliyordu. Suikastı organize ettiği ve Ağca'ya silahı verdiği iddia edilen Şener, Almanya'da yakalandı ve sosyal demokrat görüşten bir Kürt olduğunu söyleyerek sığınma hakkı istedi. Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş Şener'in içeriden ve dışarıdan korunduğunu söylemiş, Ağca bile Şener'i 'Vicdansız, cani' olarak nitelemişti. Mehmet Şener hiç yakalanamadı ve yargılanamadı. Yalçın Özbey: İpekçi suikastında yer aldığı iddia edildi. Ağca'yı Maltepe Askeri Cezaevi'nden çıkan aracın onun olduğu biliniyor. İpekçi soruşturması sırasında yurt dışına kaçtı. Almanya'da uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla yakalanan Özbey, Türkiye'ye iade edilmedi. Ancak Almanya'ya giden iki MİT görevlisinin Özbey'i sorguladığı ve bu sorgulamanın ses kayıtlarının daha sonra imha edildiği öğrenildi. Kırmızı bültenle aranan Özbey Türkiye'de hiç yargılanamadı ve şu an Belçika'nın başkenti Brüksel'de yaşadığı biliniyor. Yavuz Çaylan: İpekçi suikastında zanlıların kaçtığı arabanın ona ait olduğu iddia edildi. Çaylan daha sonra Macaristan'a kaçtı ve burada iş kurdu. Daha sonra Türkiye'ye dönen Çaylan, MHP İstanbul İl Başkanlığı'na adaylığını koydu, ancak bu adaylığı partinin genel merkezi tarafından engellendi. İpekçi cinayetini artık konuşmak istemediğini söyleyen Çaylan MHP'de aktif siyaset yapıyor. Hamit Gökenç: Ağca'yı cezaevinden kaçırdıktan sonra Abdullah Çatlı ile birlikte Nevşehir'de saklayan Gökenç, kendi pasaportunu da Ağca'ya vermişti. Daha sonra İngiltere'de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla yakalanan Gökenç'in üzerinden Türkiye tarafından verilen kırmızı pasaport çıktı. Abdullah Çatlı: Türkiye'deki gladio yapılanmasının şefi olarak biliniyor. Beyazıt katliamı ve İpekçi cinayetinin azmettiricisi olduğu düşünülüyor. Susurluk kazası olarak tarihe geçen ve Türkiye'deki derin ilişkilerin sorgulanmasına yol açan kazanın aktörlerinden biri. Susurluk kazasında hayatını kaybeden Çatlı, Türkiye'de hiç yargılanamadı.(diha)MUSTAFA AYDIN

AGİT: Türkiye'de 3 bin 700 internet sitesine yasak siyasi 0 Kommentare

AGİT: Türkiye'de 3 bin 700 internet sitesine yasak siyasiAvrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Türkiye'de 3 bin 700 internet sitesinin 'keyfi ve siyasi' nedenlerle engellediğini açıkladı.AGİT, Türkiye'de medya özgürlüğü ve internette uygulanan sansürü konu alan 'Türkiye'de medya özgürlüğü ve internet sansürü' adlı raporu yayınlandı. Rapora ilişkin Avusturya'nın başkenti Viyana'da basın toplantısı düzenleyen AGİT'in medya özgürlüğü izleme başkanı Milos Haraszti, Türkiye'nin internet yasasının ifade özgürlüğünü korumada başarısız olduğunu belirterek, yasanın reform edilmesi veya kaldırılması gerektiğini söyledi.Haraszti, 'mevcut haliyle, Türkiye'nin İnternet yasası olarak bilinen, 5651 sayılı yasa, sadece ifade özgürlüğünü sınırlamıyor, keyfi şekilde vatandaşların bilgi edinmesini de engelliyor' dedi.Haraszti, Ankara'nın internet yasasının çok geniş ve siyasal çıkarlara konu olduğundan ötürü, AB'ye üye aday ülke Türkiye'nin, aralarında Youtube, Geocities ve Google'un bazı sayfalarının da bulunduğu 3 bin 700 internet sitesini siyasal gerekçelerle engellediği söyledi.Türkiye'de internet sitelerine ulaşımının tamamen engellenmesinin birçok modern sosyal paylaşım ağlarını felç ettiğini ifade eden Haraszti, 'Resmi nedenlerle bazı internet sitelerinin yasaklanması keyfi ve siyasidir, AGİT'in ifade özgürlüğü taahhütlerine aykırıdır' dedi.Türk hukukunun ifade özgürlüğünü korumada başarısız olduğuna da dikkat çeken Haraszti, bazı ceza kanunu maddelerinin, cezaevine girme riskiyle karşı karşıya kalmalarına neden olan gazetecilere yönelik uygulandığına dikkat çekti.Haraszti, 'Bundan dolayı internet yasasında 'reform veya kaldırma' temel önerimizdir... Türk yetkililerin, Türk vatandaşlarının günümüzdeki küresel bilgi toplumunun bir parçası olmasını önleyen engelleri yakın zamanda kaldırmalarını umuyorum' açıklamasına bulundu.ANF

Ermenilerden özür diliyorum... 0 Kommentare

Bir arkadaşımın resim atölyesinde otururken radyodan duydum acı haberi: "Ermeni asıllı yazar-gazeteci Hrant Dink'i vurdular." Olamaz dedim sadece. İlk tepkim "olamaz" kelimesinin bir isyan gibi sıkılan dişlerimin arasından fırlaması oldu. Daha bir ay önce İstanbul'da, Özgür Düşün Dergisi'nin düzenlediği "Aydınlık Sorgular Sempozyumu"nda konuşmacıydık ikimiz de. Ve ben Hrant Dink'i ilk kez orada görmüş ve dinlemiştim. İki gün süren, onlarca bilim insanı, şair, yazar ve gazetecinin katıldığı sempozyum hakkında izlenimlerimi soran arkadaşlara, beni en çok etkileyen Hrant Dink'in konuşması oldu demiştim. "Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar" demişti Hrant Dink. "Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz." "Ya sonra" diye devam etmişti Hrant Dink. "Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı'nın üzerine attınız. Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bu ülkenin nüfusu on beş milyondu. Tehcirden sağ kurtulup, Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bu gün itibariyle artan nüfusa paralel olarak, Türkiye'de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı kırk beş bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde." "Bana göre" demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, "Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında." Dinleyicilerden birinin "Soykırıma inanıyor musunuz? Soykırım yapılmış mıdır? Yoksa Ermenilerin ihaneti üzerine yaşanan iç savaşta karşılıklı katliamlar mı yaşanmıştır?" sorusu üzerine Hrant Dink iki elini havaya kaldırmış "evet" demişti: "Ne yazık ki evet. Nedenleri ne olursa olsun. Kim haklı, kim haksız tartışması bir yana, savaştan sonra çocuk, kadın ihtiyar herkes katliama ve tehcire tabi tutulmuştur." Soruyu sorana dönerek, "Sen" demişti, "İyi bir insansın ve inanmak istemiyorsun atalarının soykırım yaptığına. Ben de istemezdim. Empati yapabiliyorum. Sen soykırımın kötü ve utanç verici olduğunu biliyorsun ve inanmak istemiyorsun..."Hrant'ı vurdular Hrant'ı vurdular. Hrant Dink'i destekleme kampanyasına imzamla destek veren, onu uzaktan izleyen, ermeni arkadaşları olan ben, acı ve utançla kıvrandım. Acı duydum çünkü Hrant Dink gibi insanlar kolay yetişmezdi. Utanç duydum çünkü düşünmeme rağmen Ermeni sorununda yazı yazmamıştım. Geçenlerde Güney dergisinden arkadaşlar benimle röportaj yaparken, "Birçok konuda duyarlısınız. Kürt sorununu da çok işlediniz. Yazdınız. Neden Antakya'lı olduğunuz halde Araplarla veya Ermenilerle ilgili bir yazı yazmadınız" diye ilginç ve yerinde bir soru sormuşlardı. Ben de evet demiştim. Ermeni sorunu hakkında yazmam gerekiyordu. Ama yetişemedim. Dünyada ve ülkemizde o kadar çok sorun var ki yazacak. Ve bizim hayatımız rutin telaşlarla geçiyor. İş, aş, aşk ve çocuk, hayatımızın merkezine oturuyor. Üstümüze düşen görevleri yerine getiremiyoruz. Ve bu gün, "o yazıyı", Hrant'ın katledilmesinden sonra yazdığım için utanç duyuyorum. Hrant'ı vuran-vurduran gözü dönmüş insanlık düşmanlarından, ırkçı milliyetçilerin varlığından, onları destekleyen "devlet güçlerinden" ve "yasalardan", bu ülkenin bir vatandaşı ve Türk olarak utanç duyuyorum. Dört bin yıllık bir tarihi, uygarlığı, halkı yok ettiğimiz için utanç duyuyorum. Sünnet dramı Sürgün yıllarımda Paris'te tanıştığım, sonra aile dostları olduğum Türkiye Ermeni'si Vahan ve Liza'yı anımsıyorum. Vahan'ın günün birinde bana bir sır gibi mahcup ve öfkeli bir biçimde söylediği sünnet olayını. "Biliyor musun Adil" demişti Vahan, "Ben Hristiyanım ve sünnetliyim. Neden sünnet oldum? Türkiye'de askerde Ermeni ve Hıristiyan olduğum anlaşılıp baskı görmeyeyim diye babam sünnet ettirmiş." Sarsılmıştım bunu öğrenince. Bir insanı istemediği, inançlarına aykırı olduğu halde sünnet olmaya zorlayan, adı konulmamış toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz! Ermenilerin Ermeni, Kürtlerin Kürt, Alevilerin Alevi olduğunu, göğüslerini gere gere söyleyemediği, kimi zamanlar kökenlerini-inançlarını konu komşudan, iş arkadaşlarından saklamak zorunda kaldıkları bir ülkenin vatandaşı (üstelik köken olarak egemen ulus ve mezhepten) olmaktan utanç duymamam mümkün mü? 1915 Tehcirinden sonra geride kalan bir avuç Ermeni'yi, Süryani'yi, Keldani'yi, Rum'u Cumhuriyet Türkiye'sinde ne tür baskılara maruz bıraktık, nasıl taciz ettik ve kaçırdık. Gönüllü sürgüne yolladık. Bellek tazeleyelim: 1942 varlık vergisi, 20 kura askerlik uygulaması, 6-7 Eylül 1955 talanı, 1971 yılından sonra gayrimüslim vakıf mallarına el konulması, 28 Aralık 1988 tarihli "sabotajlara karşı koruma yönetmeliği"nde potansiyel suçlular arasında "yerli yabancıların" yani gayri-Müslimlerin işaret edilmesi, politikacıların ağzını açtığı zaman "Ermeni" kelimesini küfürle özdeş tutması ve diğer toplumsal baskılar. İşte biz, "kardeşlerimiz" dediğimiz Hrant'ları, Vahan'ları, Liza'ları bu uygulamalarla, faşist yasalarla, saldırılarla yorduk, yıprattık, psikolojik olarak katlettik ve kaçırdık. Hadi 1915 tarihte kaldı diyelim ama cumhuriyet Türkiye'sinde, başta Ermeniler olmak üzere tüm gayrimüslimlere eziyet etmeye devam ettik. Onları korumadık. Hrant'ı korumadık. Koruyamadık. Hrant Dink, 10 Ocak 2007 tarihli son yazısında şöyle diyordu: "Kalmak ve direnmek. İyi de, gidersek nereye gidecektik. Ermenistan'a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün 'Artık bitse de dönsem' diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! 'Kaynayan cehennemler'i bırakıp, 'Hazır cennetler'e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür. Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten..." Ruh halimin güvercin tedirginliği. Hrant Dink (Agos'un Merceğinden Sayı:564-10 Ocak 2007 )Hrant'ın katili, silahı kullanan kalleş kiralık tetikçi değil tek başına. Onun katilleri ve onu yüzlerce defa öldürenler; halkı ona-onlara karşı kışkırtan kiralık kalemler, ırkçı-milliyetçi-faşistler, 301. maddeyi değiştirmeyip savunanlar, mahkeme kapısında onu linç etmek isteyen çapulcular ordusu yani insanlık düşmanlarıdır.Hrant'ı vurdular. Beni vurdular. 1978 yılıydı, Adana'da faşist bir pusuda onlarca mermiye hedef olmuş ve hastaneye kaldırılmıştım. Üniversiteden arkadaşlarım günlerce nöbet tutmuşlardı başımda. Ve bir kız arkadaşım ağıt yakmıştı başucumda. Hastane odasında. Aynı ağıtı ben, Hrant Dink için yakıyorum bu gün: "Hey gidi aslan oğlum/ Sana nasıl kıydılar/ Seher vakti tan sökende/ Sana nasıl kıydılar." Hrant'ı vurdular. Hrant'ın katlinde hepimizin sorumluluğu var. Ruhun şen olsun Hrant. Bu gecikmiş özrümü kabul et. Senden ve tüm Ermenilerden özür diliyorum. NOT: Bu yazı Hrant Dink katledildikten bir gün sonra yazılmış ve 22 Ocak 2007 tarihli Birgün gazetesinde 'Ermenilerden özür diliyorum' başlığıyla yayınlanmıştı. o tarihte henüz aynı adla başlayan özür kampanyası yoktu. Aynı yazıyı yeniden paylaşırken Hrant'ı saygıyla anıyorum