`Gunluk` gazetesine iki ay kapatma! 0 Kommentare
'Vatan'da çıkınca suç değil, Günlük'te çıkınca suç'
İki ay kapatma cezası alan Günlük Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Koçali, kapatmaya gerekçe gösterilen 'PeKeKe'mi PeKaKa'mı?' yazısının, dün Zülfü Livaneli'nin Vatan gazetesine yazdığı yazıda da örnek verildiğini, ancak aynı mahkeme tarafından bir suç unsuru olarak görülmediğine dikkat çekti.
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, 1 ve 2 Haziran tarihli sayılarında çıkan haber ve fotoğraflardan dolayı birer ay olmak üzere iki ay kapatma cezası verdiği Günlük Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Koçali, kapatma cezasını bugün yapılan tebligatla öğrendiklerini belirtti. Kapatılma gerekçesinin hukuki ve siyasi yanı olduğunu ifade eden Koçali, kapatma gerekçesinde hukukla alay edildiğini söyledi.
'Var olan bizim beğenmediğimiz sınırlı olan basın özgürlüğünü sınırlayan hukukla dahi alay edilmiş diyebiliriz' diyen Koçali, şunları belirtti: 'Çünkü mesela dün Zülfü Livaneli'nin Vatan gazetesine yazdığı ve aynı örneği verdiği 'PeKeKe'mi PeKaKa'mı?' yazısı bir suç unsuru olarak aynı mahkeme tarafından görülmüyor. Ama bizim forum sayfalarımızda yazılmış, biliyorsunuz ki kimisi 'PeKeKe' diyor kimisi 'PeKaKa' diyor. Bunun üzerine yazılmış dille ilgili, sadece vurgularla ilgili bir yazı bizim kapatılma gerekçemiz.
Fotoğrafa ceza
Koçali, Diyarbakır Kültür Sanat Festivali'nin kapanış yürüyüşünden çekilen ve gazetenin yer verdiği fotoğrafın da kapatma gerekçesi olarak verildiğine dikkat çekerek, 'Bir halk yürüyüşünün fotoğrafını yayınladık diye -ki o halk yürüyüşünün en önünde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTP Milletvekilleri hatta benim de bulunduğum bir yürüyüştü o fotoğrafı bastığımız için arkadan görülen Abdullah Öcalan posterini asıl vurgulamak istediğimiz ile ilgili bir gerekçe var. Oysa haberin içeriği hangi sanatçılar katılmış, hangi konserler verilmiş, neler söylenmiş idi. Haberin içeriği tamamen farklı' şeklinde konuştu.
Gazetelerine yönelik niyet göndermesi yapılarak kapatma verildiğini kaydeden Koçali, 'Bu zaten var olan şimdiki yasalarla bile suç olmayan şeyler. Öte yandan Terörle Mücadele Kanunu'na (TMK) göre kapatmalar var ki geçmişte bu yasaya dayanarak 60 kadar gazete kapatılmıştı' dedi. TMK'ya dayanarak gazete kapatılmasına dair Ahmet Necdet Sezer'in Ağustos 2006'da Anayasa Mahkemesi'ne itirazda bulunduğunu hatırlatan Koçali, Anayasa Mahkemesi'nin halen bununla ilgili bir karar çıkartmadığını söyledi. Aradan geçen 3 yıla rağmen TMK'nın bu ilgili maddesinin basın özgürlüğünü ihlal edip etmediğine dair karara varamadığını kaydeden Koçaeli, bu maddenin bütün basın üzerinde demokrasinin kılıcı gibi durduğunu ifade etti. Sınırlı hukukun dahi ihlal edildiği bir kapatma ile karşı karşıya bulunduklarını kaydeden Koçali, yürütmeyi durdurmak için gerekli girişimlerde bulunacaklarını söyledi.(ANF)
Isyan ettiren istek 0 Kommentare
VALİLİKTEN AKIL ALMAZ İSTEK
Depremin ardından Saddam Hüseyin’in talimatıyla 10 milyon dolarlık petrol yardımıyla İzmit’in Arızlı mevkiine yaptırılan 230 konuta, depremde aile fertlerinden iki ve daha fazlasını kaybetmiş ve devletin yaptırttığı kalıcı konutlardan hak sahibi olamayan depremzedeler yerleştirildi. 2002 yılından bu yana burada oturan depremzedelere, geçtiğimiz yıl sonuna doğru Kocaeli Valiliği tarafından “Sizin süreniz doldu. Bu binalar lojman olarak kullanılacak” denilerek, evler boşalttırılmaya başlandı. Bugüne kadar 80 civarında depremzede aile daireleri boşalttı. İzmit Körfezi manzaralı olan dairelere de vali muavinleri, polis, amir ve memurlar, daire müdürleri yerleştirildi.
Çoğunluğu işsiz olan ve valilikten her gün “Daireyi boşaltın” tebligatı alan depremzedeler, ilk kez geçtiğimiz nisan ayında büyük bir protesto gösterisi yapmıştı. Önceki akşam gerçekleştirilen ikinci protesto gösterisine Eğitim Sen, SES, BES, Belediye-İş 1 ve 2 No’lu şube yöneticileri ile EMEP, TKP, Halkevleri ve Tuncelililer Derneği de destek verdi.
İÇ HUKUK TÜKENDİ
Yürüyüş sonrasında depremzedeler adına Çisem Ugur, dönemin hükümeti ile Irak hükümeti arasında imzalanan protokolde Irak Arızlı Kalıcı Konutlarının depremzedelere hibe edildiğini belirterek, konutlara yerleştirildikleri ilk günden itibaren çok büyük sıkıntılara maruz kaldıklarını ve kendilerini sindirmek için hücre evi basar gibi sitelerinin birçok kez polis ve panzerler eşliğinde boşaltılmak istendiğini dile getirdi. Uğur, Kocaeli Valiliği’ni birçok kez dava ettiklerini vurgulayarak, artık iç hukukun tıkandığını ve davayı AİHM’e taşıdıklarını aktardı.
Daha sonra konuşan bir başka depremzede Ülkü Karahan ise görüntünün kimseyi kandırmaması gerektiğini ve evlere girdikleri ilk günden beri üçüncü sınıf insan muamelesi gördüklerini belirtti. Karahan konuşmasında, “Bizleri işgalciymişiz gibi ve devletin malına el koymuşuz gibi kamuoyuna tanıtıp yalnız kalmamız için sürekli önümüzü kestiler” dedi.
Yapılan eylemin ardından Irak Arızlı Konutları girişine çadır kuran depremzedeler, taleplerinin kabul edilmesi ve tapularının bir an evvel verilmesi talebiyle oturma eylemi ve imza kampanyası başlattılar.
Kocaeli Valiliği’nin ise konuyla ilgili bir açıklama yapmadığı gibi diğer bürokratlara da açıklama yapmamaları talimatı verdiği öğrenildi. (Kocaeli/EVRENSEL)
Poyrazköy'deki silahlar TSK'ya aitmiş 0 Kommentare
İstanbul Poyrazköy'deki araziden çıkartılan silah ve mühimmatın önemli bölümünün Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait olduğu belirlendi. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "Bu silahlar envanterde yok" dediği silahlar ise muhtemelen Ankara Zir Vadisi'nde bulunanlar. Silahların orduya ait olduğunu belirleyen kurum Makina Kimya Endüstrisi Kurumu, yani askerin en önemli tedarikçisi. Makina Kimya Endüstrisi savcılığın talebi üzerine, ele geçirilen silah ve mühimmatla ilgili incelemesini tamamladı, raporunu hazırladı. 14 Mayıs 2009 tarihli rapor 10 sayfadan oluşuyor. Raporda önce bulunan tüm silah ve mühimmat listelenmiş. Karşılarına da, hangi kurumlara verildiği belirtilmiş. Örneğin 9 adet law silahı, Jandarma Genel Komutanlığı'na teslim edilmiş. Listede bütün kuvvet komutanlıklarının isimleri var. Malzemelerin kimi Kara, Kimi Hava, Kimi ise Deniz Kuvvetleri'ne teslim edilmiş. Silahların bazıları da özel kuvvetlere gitmiş. İlker Başbuğ haklı. Çünkü lav silahları tek kullanımlık. Yani boş lavı saklamanın hiç bir anlamı yok. Makina Kimya Endüstrisi Kurumu'nun raporunda, o boş lavlar da yer almış. Onların bir kısmının dolu olarak Kara Kuvvetleri'ne, bir kısmının da Deniz Kuvvetleri'ne teslim edildiği belirtilmiş. Rapora göre, Poyrazköy'de bulunan el bombalarının bazıları Hava Kuvvetleri'ne, bazıları da Jandarma'ya ait. Kazılarda bulunan kimi silah ve mühimmat ise yabancı menşeili. NATO anlaşmaları kapsamında yurt dışından getirilmiş. Onların kayıtlarını ise Milli Savunma Bakanlığı ve Silahlı Kuvvetler tutuyor. Yani savcının, silah ve mühimmat listesini oraya da göndermesi gerekiyor. Raporda, menşei belirlenemeyen malzemelere de yer verilmiş. Onların arasında bazı lav silahları ve mühimmat var. Ancak üzerlerindeki seri ve kafile numaraları silinmiş. Ya da kuruma gönderilen listede, bu numaralar eksik bildirilmiş. CNNTürk
Türkiye AİHM'den şiddet gören eşi korumadığı için ceza alan ilk ülke 0 Kommentare
Sirnak`ta korucular meralari isgal etti 0 Kommentare
Bölgede korucuların hukuk dışı uygulamaları ve koruculuk sisteminin kaldırılmasına ilişkin tartışmalar devam ederken, korucular ellerinde devletin verdiği silahla hukuk dışı uygulamalara devam ediyor. Özellikle Şırnak Bölgesi'nde birçok hukuk dışı uygulamada adı geçen korucular bu kez de halkın meralarını işgal ettiği bildirildi. Bu hukuk dışı uygulamalara sesini çıkarmayan asker ve devlet yetkilileri ise bölgede koruculuğun geliştirilmesi için çalışmalar yürütüyor. 20 gün önce kendisine ait Şırnak'ın Yeni Aslanbaşar (Mila Kerî) Köyü sınırlarındaki Kelenpir ve Bilimsur merayı hayvanları olan bir tanıdığına kiraladığını belirten Mustafa Dündar, kiracısının korucuların zorlamasıyla meradan çıkarıldığını iddia etti. Arazisinin bin 500 dönüm olduğunu dile getiren Dündar, şu an kendi merasına gidemediğine dikkat çekti. Korucuların ellerindeki silaha güvenerek her şeyi yaptığını söyleyen Dündar, bu durumun hukuk dışı olduğunu ifade etti. Kendisini korucu başı olarak tanıtan Bilal Göktaş adlı korucunun, 'Sen arazi sahibi olabilirsin ancak burası benim bölgemdir. Benden başka burayı kimse kullanamaz'' dediğini belirtti.
Koruculara serbest korucu olmayana yasak
Korucuların merayı kiralayan adamın korucu olmadığı için meraya bırakılmadığını dile getiren Dündar, askerin ve devlet yetkililerinin bu durum karşısında sesiz kaldığına dikkat çekti. Kimsenin kendi merasına el koymaya hakkı olmadığını söyleyen Dündar, hukuk dışı uygulamalardan artık bıktıklarına değindi. Söz konusu meranın Yeniaslanbaşar Köyü korucuları tarafından işgal ettiğini iddia eden Dündar, 22 korucunun birlik olarak bu uygulamayı yaptığına dikkat çekti.
Jandarman sadece 'uyarırım' dedi
Yeniaslanbaşar Karakol Komutanı'na durumu söylediğini belirten Dündar, komutanın durumun farkında olduğunu ve bu kişilerin hakkında tutanak yazacağını söylediğini belirtti. Olay yerine karakol komutanı ile gittiklerini ancak durumu gören komutanın hiçbir işlem başlatmadığını söyleyen Dündar, 'Karakol komutanı kendisinin de şahit olduğu bu akıl almaz haksızlığı görmezden gelerek adı geçen kişiler hakkında herhangi bir yasal işlem yapmadı. Hatta şunu bile söyledi, 'Doğrudur burası yasak bölgedir ve senin özel mülkiyetindir. Ancak onları uyarabilirim' dedi. Hayvanlar yerinde bile oynayamıyor. Ben yetkililere sesleniyorum. Köy korucularının yapmış olduğu bu haksızlığın giderilmesini için, lütfen önlem alsınlar. Varsa bir yaptırımı da uygulansınlar' diye konuştu. (DİHA)
Incirlik iscisinden `part-time`a red! 0 Kommentare
İncirlik beldesi içinde bulunan üssün nizamiyesi önünde toplanan Harb-İş üyesi işçiler, burada sendika önlüklerini giyerek, flama ve bayraklarla sendika pankartı arkasında kortej oluşturdular. Beldeden Adana Ceyhan E-5 yoluna kadar yürüdüler.
Harb-İş Genel Başkanı Ahmet Kalfa ve genel merkez yöneticileri, TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk, Adana Şube Başkanı Halil Çekin, Türk-İş Bölge Temsilcisi Edip Gülnar, Petrol-İş, Sağlık-İş Adana şube başkanları da eyleme katılarak işçilere destek verdiler.
“Vur vur inlesin ABD’li işveren dinlesin”, “Yaşasın iş ekmek özgürlük mücadelemiz”, “Ekmek yoksa barış da yok” sloganları atan işçiler, alkışlarla ıslıklarla ABD işverenlerini protesto ettiler.
TİS DELİNMEK İSTENİYOR
Yabancı askeri işyerlerinde çalışan 1500 Harb-İş üyesi işçi adına imzalanmış toplusözleşmenin ABD’li işverenler tarafından ortadan kaldırılmasına işçiler tepki gösterdi. İncirlik 39. Wing Komutanlığı ve AAFES işçileri toplusözleşme döneminde kabul etmedikleri “Part-Time” dayatmasının gündeme gelmesi ve 75 işçinin işten atılacağı duyumu üzerine yürüyüşlü eylem yaptılar. 1 Nisan 2008 tarihinde bağıtlanan ve ABD’li yetkililerin tüm dayatmalarına karşı kabul edilmeyen part-time uygulamasının yeniden gündeme gelmesine tepki gösteren işçiler, “Barış ve hoşgörü” mesajları dağıtan ABD Başkanı Obama’ya “Obama; iş, ekmek yoksa barışta yok” sloganı ile seslendiler.
OBAMA’NIN BURADAKİ TEMSİLCİLERİ
İşçiler adına İncirlik önünde bir açıklama yapan Harb-İş Adana Şube Başkanı Hüseyin Ulukan, işvereni toplusözleşmeye uymaya çağırdı. Ulukan, “Dün masada kabul etmediğimiz part-time uygulamasını fiiliyatta asla kabul etmeyeceğiz. Bir yandan işçi çıkarılmak diğer yandan part-time çalışacak işçi alımı yapılmak istenmektedir. ABD’li işveren işçi pozisyonlarını ve sayılarını yeniden düzenlemek üzere bir dizi hazırlık başlatmıştır. Ancak savaşta harcadıkları paraları işçinin emeğinden çalmalarına izin vermeyeceğiz. Obama Mısır’da barış mesajları veriyor, Obama’nın buradaki temsilcileri ise iş barışını bozmaktadır” dedi.
KALFA:SESSİZ KALMAYACAĞIZ
Harb-İş Genel Başkanı Ahmet Kalfa, yabancı askeri işyerlerinde çalışan bin 500 civarında işçiyi kapsayan toplusözleşmenin işverenler tarafından ortadan kaldırılmak istendiğini söyledi. Kalfa, ABD’li yetkililerin yapılan sözleşmeye aykırı davrandığını belirtti. ABD’li yetkilerin işi “oldu bittiye” getirmeye çalıştıklarını aktaran Kalfa, “Harb-İş Sendikası’nı işten çıkarmalar ve part-time çalıştırmalar karşısında suskun kalacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz” diye konuştu. Yaptıkları eylemin bir uyarı eylemi olduğunu ifade eden Kalfa, toplusözleşme hükümleriyle uyuşmayan tüm kural tanımaz girişimlere son verilmesini, işyerinde çalışma ortamını bozan ve yılların getirdiği toplusözleşme kazanımlarını ortadan kaldıracak düzenlemelerden uzak durulmasını istedi. Kalfa, yabancı askeri işyerlerinde işçilerin tek güvencesi olan Harb-İş Sendikası’nın işten çıkarmalar ve part-time çalışmalar karşısında sesiz kalmayacağını, haklarını koruma, ekmeklerine sahip çıkmak için her türlü kavgayı göze alacaklarını vurguladı. (Evrensel)
DEVLET TERÖRÜ Muğlalı Paşa'yi unutmak ihanettir. 0 Kommentare
Devletin demir yumruğu: Muğlalı Paşa / Ayşe Hür
KORUCU TERÖRÜ. Mardin'in Bilge Köyü'nde (Köyün Kürtçe adı bazılarına göre Kertê, bazılarına göre Zanqırt) yaşanan korkunç olayın etkisinden kurtulmak kolay değil. Televizyonlarda, gazetelerde son derece nitelikli analizler yapılıyor. Olayın kaynağı rant mı, husumet mi, cahillik mi, töre mi, feodal düzen mi, koruculuk sistemi mi, terör kültürü mü, yöneticilerin aymazlığı mı, JİTEM'in komplosu mu, bunların bileşimi mi karar vermek için biraz daha vakte ihtiyacımız var ama aşağıda okuyacağınız Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın 30 senelik devlet hizmetinin hikâyesi gösteriyor ki, bu ülkedeki en büyük cinayetleri maalesef, devlet işlemiştir. DEVLET TERÖRÜ . Vatandaşlarının bir bölümünü düşman gibi gören ve en ağır silahlarla üstüne giden, yeri geldiğinde beynine kurşun sıkan, köylerini 'devlete düşman', 'devlete dost' diye tasnif eden, 'dost' dediklerinin eline en korkunç silahları verip, 'düşman' dediklerini taciz ettiren, suçüstü yakalananları 'tanırım iyi çocuktur' diye kanadı altına alan bir devletin vatandaşlarının birbirine sevgi ve saygı duyması beklenebilir mi? Bu korkunç olayın, otoriter devlet yapımızı, askerî ve siyasal kültürümüzü, töremizi, inanç sistemlerimizi samimi şekilde gözden geçirmemize vesile olmasını diliyorum... Karakol ve Zabitan örgütleri Kahramanımız Muğlalı Mustafa Bey, Mondros Mütarekesi sonrasında, Karakol, Zabitan, Yavuz gibi İttihatçı direniş örgütlerinde yöneticilik yapmış, ancak bu görevi sırasındaki bazı tedbirsizlikleriyle Ankara'nın tepkisini çekmiş bir Yarbay'dı. (Örneğin Hintli Müslümanların temsilcisi sıfatıyla Ankara'ya gelen ve Mustafa Kemal'e suikast girişimi suçundan idam edilen Mustafa Sagir'in yolculuk belgesinin üzerinde Muğlalı'nın mührü vardı.) 1922'de zaferin kazanılmasından 1929'a kadar Albay rütbesiyle 18, 13, 10, 3, 11 ve 41 Tümen Komutanlıklarını yürüten Muğlalı'nın yıldızı 1927'de, devletin Dersim yöresindeki isyanlardan sorumlu tuttuğu Koçuşağı Aşireti'ne karşı yürütülen 'Tedip Harekâtı' ile parladı. 'Tedip' terbiye etmek anlamına geliyordu ve devletin terbiyeye soyunduğu Koçuşağı Aşireti, bazı kaynaklara göre 2.500 kişiydi, bazı kaynaklara göre 4 bin kişiydi. Elbette nüfusun büyük bir çoğunluğu yaşlı ve çocuklardan oluşuyordu. Eli silah tutan sayısı ise iyice azdı. Ama nedense koskoca devlet bu küçücük aşiretten çok korkuyordu ve onu ezmek gerektiğine inanıyordu. Koçuşağı Tedip Harekâtı Tedip Harekâtı'nın başına devletin raporlarında "cebbar (kudretli), gayur (gayretli) ve bilhassa çok sert bir kumandan" olarak tarif edilen Elazığ ve Havalisi Komutanı Muğlalı Mustafa atandı. Harekâtın icrası için bir piyade alayı, bir bölük, üç kudretli dağ bataryası, altı tayyare ve jandarma ve milislerden oluşan grupları seferber edildi. 6 Eylül 1926'da başlayan harekâtın ikinci günü akşamı, Koçuşağı Aşireti'nin ileri gelenleri teslim bayrağını çekmişlerdi ancak Muğlalı, köylüleri samimi görmeyerek, harekâta devam kararı aldı. İlâve üç tabur ve bir müfreze ile takviye ettiği birlikleri, uçakların desteğinde Koçuşağı Aşireti'nin iflahını kesti. Tam aşirete yataklık ettiği gerekçesiyle Tağar ve Koçulu köyleri yakılmıştı ki, 30 eylülde, Koçuşağı isyancılarından bir grup Mustafa Bey'in Amutka mıntıkasındaki çadırına baskın düzenleme cüretinde bulundu. Bu durum 'sert kumandan'ın tepesini iyice attırdı ve 30 ekime kadar süren kanlı harekât sonunda, mağaralara sığınmış isyancılar teker teker imha edildiler. Bicar Tenkil Harekâtı Kürtleri tepeleme işini gayet başarılı yaptığı görülen Muğlalı'nın yeni görevi 1925'teki Şeyh Said İsyanı'nın bastırılmasından sonra Murat Suyu yakınlarındaki Bicar bölgesinde toplanarak sağa sola saldırdığı iddia edilen eskiisyancıları imha etmekti. Haziran 1927'de bölgeye gelen Muğlalı'nın emrine verilen kuvvetler 7. Kolordu'dan 63. ve 62. Piyade Alayları (Bir tabur eksik), 40. Süvari Alayı, 7. Seyyar Jandarma Alayı, bir muhabere, bir sıhhiye birliği, 8. Kolordu'dan 12. ve 19. Alay (Bir tabur daha sonra Bingöl' den getirilmişti), 3. Seyyar Jandarma Alayı ve üç dağ bataryasıydı. Ayrıca devlete sadakatleriyle tanınan Hezanlı Şeyh Selim Efendi Milisleri, Şeyh Selâmet Köyü Milisleri, Bicar Milisleri, Lice Milisleri, Hani Milisleri, Bingöl'den katılan milis grupları, Gökdere Milisleri de kendisine yardımcıydı. Olayları uzun uzun anlatmaya yerimiz yok. Sadece şunu söyleyelim: 3 kasımda resmî adıyla Bicar Tenkil ('uzaklaştırma', 'örnek olarak ceza verme') Harekâtı'nın bittiği merkeze müjdelendiğinde, 280'den fazla köy yakılmış, iki binden fazla asi kurşuna dizilmişti. "Menemen Fatihi" Bu büyük başarısından (!) sonra Mustafa Muğlalı, 1927 yılında tümgeneral rütbesine yükseltildi. 1927 - 1928 yılları arasında 3. Ordu Kurmay Başkanlığı, 1928- 1929 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkan Yardımcılığı, 1929- 1931 yılları arasında da 57. Tümen Komutanlığı görevlerini icra etti. Ayrıntısını başka bir hafta anlatacağım, 23 Aralık 1930 tarihli 'Menemen Olayı'nda, Asteğmen Kubilay'ı (asıl adı Mustafa Fehmi'ydi ama o günlerde moda olan Türkçülük akımının etkisiyle Kubilay adını almıştı) ve iki bekçiyi katledenleri yargılamak üzere kurulan Divan-ı Harb'e Mustafa Kemal tarafından başkan olarak atanan Mustafa Muğlalı, bu olayı da şanına yaraşır şekilde yürüttü. Sıkıyönetim uygulamasının bittiği 8 Mart 1931 tarihine kadarki dönemde 2.200 kişiyi tutukladı, 606 kişiyi yargıladı, aralarında Nakşi Şeyhi Esat Hoca da olmak üzere 28 kişiyi idama mahkûm etti, bu kişileri halka gözdağı vermek için Menemen'in değişik yerlerinde (Hükümet Meydanı, İstasyon, Tuz Pazarı, Bedesten ve Sinema önü gibi) astırdı. İdam edilenler, saatlerce asıldıkları yerde aynı şekilde bırakıldılar böylece Menemen halkının zihninde hiç silinmeyecek bir iz bırakıldı... Bu olaydan sonra "Menemen Fatihi" olarak adlandırılan Muğlalı, 1931'de korgeneral rütbesine yükselecek, 1931 - 1939 yılları arasında 1.Kolordu Komutanlığı, 1939 - 1943 yılları arasında İstanbul 3. ve 10. Kolordu Komutanlığı yapacaktı. 1942'de orgeneral rütbesine yükseltildikten sonra 1942–1943 yılları arasında Yüksek Askerî Şûra üyeliğine getirilen Muğlalı, 25 Şubat 1943'de 3. Ordu Komutanı oldu ve görev bölgesi olan Van'ın Özalp ilçesinde meydana gelen bir olayla yeniden tarihe geçti. O gece Çilli Gediği'nde neler oldu?: 33 Kurşun Olayı 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp İlçesi'nde yaşanan '33 Kurşun Olayı'nın içyüzünü ortaya çıkarmak, henüz tam olarak mümkün olmadı çünkü olayı soruşturan Genelkurmay Askerî Mahkemesi kayıtları araştırmacılara hâlâ açılmadı. Ancak yıllar sonra ortaya çıkan ayrıntıları biraraya getirince, tarihe "33 Kurşun Olayı" diye geçen meşum olayın şöyle geliştiği anlaşılıyor: 1940'ların başlarında, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur. Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter (bazı kaynaklarda Tutar diye geçer) devletin zafiyetlerini yüzünden bir türlü sağlanamayan sınır güvenliğini kendilerine sadık adamlardan oluşturulan çetelere havale etmişlerdi. Ancak, 1943 yılının yaz aylarından birinde, bu çetelerden biri, İran'da yaşayan Milan (Milânengiz veya Milânlar) Aşireti reisi Mehmedi Misto'nun, bazı tanıklara göre 400-500, bazı tanıklara göre ise 1.500 - 2.000 kadar hayvanı kaçırılıp Türkiye'ye getirmişlerdi. Türk istihbarat belgelerinde, dedelerinin Birinci Dünya Savaşı'nda Ruslara karşı Osmanlı Devleti'ne hizmet ettiği, kendisinin de 1943 yılında Türk İstihbaratı için çalışmakta olduğu kayıtlı olan Mehmedi Misto, olay üzerine Özalp Kaymakamı'na bir mektup yazmış ve "Gasbedilen hayvanlarımı bana iyilikle iade ediniz. Ben sizin dostunuzum. Ricamı kabul etmezseniz bu hayvanlarımı aynı usûlle geri alabilirim. Fakat bu takdirde Türk Hükûmeti'nin haysiyeti rencide olur. Buna sebebiyet vermeyiniz" demişti. Misto Ağa ile devletin bilek güreşi Kaymakam, bu tehdide kulak asmayınca da olan olmuştu. Mehmedi Misto, 6 Temmuz 1943 tarihinde İran dahilindeki diğer bazı aşiretlerin de yardımıyla sınırı aşıp, Özalp yakınlarındaki otlaklarda otlamakta olan Özalp halkına ait 400 kadar büyük baş hayvanı alıp İran'a dönmüştü. Çetelerle ilişkisinin ortaya çıkmasından korkan Kaymakam, olayı Van Valiliği'ne bir grup Rus askerinin sınır ihlali olarak duyurmuş, Tabur Kumandanı da üstlerine benzer bir rapor verince, Vali, Özalp'te arzuhalcilik yapan Rıfat adlı birinin hazırladığı liste uyarınca (daha sonra bu kişinin ihbar ettiği kişilerle arazi ihtilâfı olduğu anlaşılacaktı) Harapsorik ve Milânengiz aşiretlerinden toplam 40 kişiyi mahkemeye sevk etmişti. Ancak mahkeme bu 40 kişiden sadece beş kişiyi olayla ilgili görmüş, 35 kişiyi salıvermişti. Olay muhtemelen bir şekilde kapanacakken, 'Devletin Demir Yumruğu' Mustafa Muğlalı Van'da zuhur etmişti... Vali'nin evinde karar veriliyor Yine yıllar sonra devletin resmî raporlarında belirtildiğine göre, 24 temmuzu 25 temmuza bağlayan gece, Tümgeneral Cevat Yalım, Tuğgeneral Rasim Saltuk ve 3. Ordu Komutanı Mustafa Muğlalı, Van Valisi Hamit Onat'ın evindeki gayrı resmî toplantıda devletin itibarını iki paralık eden Mehmedi Misto'ya haddini bildirmek için Misto'nun adamı olan 35 kişinin öldürülmesine karar vermişlerdi. Ertesi gün, evlere baskın yapılmış, evlerinde bulunan 33 kişi nezarethaneye atılmıştı. Daha sonra, 33 kişiden Mehmedi Misto'nun kızı Zühre serbest bırakıldıktan sonra geriye kalan 32 kişi 30 Temmuz 1943 Cuma günü, sabah saat 03.20'de Şükrü Tüter'in taburuna teslim edilmiş, adamlar elleri arkadan bağlanarak Kutur Deresi Çilli Gediği mevkiine (Kürtlerin deyişiyle 'Geliye Seyfo' yani Seyfo Geçidi'ne) götürülmüş, burada kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdi. Evdeki hesap çarşıya uymuyor Daha doğrusu hepsinin öldüğü sanılmıştı, çünkü bu kişilerden İbrahim Özay adlı biri, olay sırasında ölmemiş, yaralı olarak İran'a kaçmayı başarmıştı. Ardından o sırada Van Cezaevi'nde tutuklu bulunan kardeşi İsmail Özay'a durumu bildirmiş, İsmail Özay, 15 Eylül 1943 tarihinde durumu bir telgrafla Meclis Başkanlığı'na bildirmiş ama Meclis'ten hiç ses çıkmamıştı. Bunun üzerine 20 Aralık 1943'te bir dilekçe ile tekrar başvurmuş, yine ses çıkmamıştı. Olay da böylece kapanmıştı. DP-CHP çatışması işe yarıyor Ancak 3 Aralık 1948'de, Çok Partili dönemin yeni partisi Demokrat Parti'nin Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik, Meclis'te bir soru önergesi vererek, Van'ın Özalp İlçesi'nde 1942 yılında yaşanan olayın nasıl olduğunu sorunca olay yeniden alevlendi. (O sırada olay tarihi tam bilinmiyordu.) Aslında önergede Mustafa Muğlalı'nın adı geçmiyordu ancak, DP bu olayın CHP'yi yıpratmak için iyi bir fırsat olduğunu keşfetmişti. Menemenli Esat Hoca'nın intikamını almak isteyen Nakşiler de perde arkasından bastırınca, 19 Ocak 1949'da Mustafa Muğlalı'nın soruşturulmasına başlandı. Genelkurmay Askerî Mahkemesi 23 Kasım 1949'da verdiği görevsizlik kararıyla Muğlalı'yı tahliye etti. Görevsizlik kararı 9 Ocak 1950'de Askerî Yargıtay'ca bozuldu. Ancak, 2 Mart 1950 tarihinde verilen nihai karara göre, Mustafa Muğlalı önce idama mahkûm oldu, sonra bu ceza yaşı nedeniyle 20 yıl hapse çevrildi. Mustafa Muğlalı ile birlikte 40 duruşma boyunca yargılanan Tümgeneral Rasim Saltuğ, Albay Şükrü Tüter (olay sırasında Binbaşı ve Tabur Komutanı), Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç, Asteğmen Necdet Bilgez ve Seyit Bilâl Bali'nin beraat etmesinin Muğlalı'nın "Ben emir verdim, memur ve subayların bir suçu yoktur" şeklinde ifade vermesi yüzünden olduğu ileri sürüldü. Muğlalı'nın beklenmedik ölümü Hüküm Muğlalı tarafından temyiz edildiği sırada mahkemece Mustafa Muğlalı'nın Gülhane Askerî Hastanesi'nde yapılan muayenesinde ileri derecede aklî yetersizlik (bunaklık) tespit edilmiş, Muğlalı'nın tahliyesine karar verilmişti. Muğlalı 27 Eylül 1950 tarihinde tahliye edildi ama konuyu Meclis gündemine getiren DP Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci 33 kişinin ölüm kararını vermekle yargılanan Muğlalı'nın neden dışarıda olduğunu soruyor, eğer deliyse tımarhaneye, aciz ise Darülaceze'ye, sağlam ise hapishaneye gönderilmesini istiyordu. Tam basın olayın üstüne gidiyordu ki, Muğlalı 11 Aralık 1951 yılında, 69 yaşındayken vefat etti ve Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Vefat nedeniyle dava düştü. 6-7 Eylül'ün intikamı Ancak dosya bazıları için kapanmamıştı. Olay tarihinde Van'da savcı olan ancak, Muğlalı kendisini Van Valisi'nin evindeki toplantıya davet etmediği Muğlalı'ya gönül koyduğu anlaşılan DP Van Milletvekili Kemal Yörükoğlu, 15 Ağustos 1956'da Meclis'e verdiği bir önergeyle o dönemde görevli olan Milli Savunma ve İçişleri Bakanı'nı ile Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açılmasını istedi. her şeyi bildiği halde yıllarca susmayı tercih eden Yörükoğlu'nun birden hak ve hukuk yanlısı kesilmesinin nedeni, 6-7 Eylül 1955 yağmasından dolayı CHP tarafından epeyce hırpalanmış olan DP'lilerin misilleme için 'katil' Muğlalı ile İsmet İnönü eşleşmesinden siyasi fayda ummalarıydı. Nitekim Meclis bir Tahkikat Komisyonu kurdu. Komisyonun raporu, DP'nin artık popülaritesini kaybetmeye başladığı bir tarihte, 30 Nisan 1958'de açıklandı. Komisyon, olayın gerçek oluş şeklini ortaya çıkarmıştı ancak, Mustafa Muğlalı artık hayatta olmadığı için, bunun çok anlamı yoktu. Öte yandan Yörükoğlu'yla birlikte başka DP'liler de okkanın altına girebileceği için olayın üstü tekrar örtüldü. Görgü tanıkları konuşuyor Olaydan tam 31 yıl sonra 7 Mart 1974 tarihli Milliyet gazetesinde, o sırada askerî doktor olarak olay yerinde bulunan Reşit Ersezer'le yapılmış röportaj yayınlandı. Ersezer'e göre, Muğlalı, "bunları öldürün!" derken adamların yüzünü görmek ve haklarında bilgi almak gereği bile duymamıştı. Van'a dönüşte, Vali, Diyarbakır'daki Umûmî Müfettiş Avni Doğan'ı derhal Van'a çağırmış, gece, orduevinde Avni Doğan ile Muğlalı bir köşeye çekilerek gizlice konuşmuşlardı. Daha evvel Muğlalı, Ankara'daki bir şahısla gizli bir telefon konuşması yapmış ve bir aralık yüksek bir sesle Avni Doğan'a "Sen bu işe karışma, ben emri yüksek yerden aldım, icab ederse seni bile yok ederim!" diye bağırmıştı. İnönü'nün rolü neydi? Muğlalı'nın Ankara'da görüştüğü kişi kimdi? Bunun cevabını vermek kolay değil ancak İsmet İnönü'nün 1945'te Muğlalı'yı koluna takarak Ezrurum'da ve Van'da gövde gösterisi yaptığı, Muğlalı, yargılanırken avukatı Hamid Şevket İnce'ye (bir ara ırkçılıktan yargılanan Nihat Atsız'ın avukatlığını yapmıştı) "İnönü bana ordu içinden seni seçtim. Şark'taki şekâveti (eşkıyalığı) önle. Senin gibi demir adam oraya giderse o havaliye salâh (barış) gelir, ne yaparsan yap, ben varım arkanda" demişti. Aynı şekilde mahkemede "Bana bu işi yaptırana iki defa yazdım. Cevap bile vermedi" demişti. Gerçekten de Mustafa Muğlalı mahkeme sırasında İnönü'ye iki kez mektup yazmıştı. Bu mektuplar Tahkikat Komisyonu raporuna eklenmediği ve mahkeme kayıtları kapalı olduğundan içeriği bugüne dek öğrenilemedi. Devletin 'Muğlalı Psikozu' Olayın üçüncü aşaması 1980'li yılların ikinci yarısında başladı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da PKK ile çatışmalar başlayınca 12 Eylül darbecisi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, MİT Müsteşarı Korkut Eken'den bahsederken "Senelerce Muğlalı psikozu herkesin üstüne yapıştı kaldı. Kimse bir şey yapmadı. Ben de Muğlalı olmayayım, diye" demişti. (Aktaran Murat Belge, "Muğlalı, Manisalı, Erzurumlu vb." Radikal, 17 Mart 2002) İade-i itibar süreci başlıyor Ama devletimiz vefasız değildi. 1988'de alınan özel bir kararla Mustafa Muğlalı'nın Edirnekapı Şehitliği'ndeki naaşı, Devlet töreniyle Ankara'daki Devlet Kabristanı'na nakledildi. 1997'de Muğlalı'ya itibarı resmen iade edildi. 1998'de Muğlalı'nın büstü, Harp Akademileri'ndeki "Kahramanlar Geçidi"nde Atatürk, Fevzi Çakmak ve diğer komutanların arasına yerleştirildi. Yönetici kademelerin yüreklerinin tam olarak soğumadığı gazeteci Güneri Civaoğlu'nun Süleyman Demirel'le olan bir anısında ortaya çıktı. Şöyle yazıyordu Civaoğlu: "... [Demirel] Koltuğunun önündeki alçak çay masasında ve yerlerde 10'larca dosyayı gösterdi. İçlerinden rastgele birini seçerek, 'Bütün teröristler burada' dedi. Terör örgütünün adı ve o örgütün hücre evinin adresi sayfanın başına iri harflerle yazılmıştı. Altında hücre evinin bulunduğu apartmanın fotoğrafı vardı. Hangi katta ve hangi daire olduğu pencere camına "x" işaretiyle gösterilmişti. Resmin yanında hücre evinin açık adresi de bunlarda yer alıyordu. Ve hücre liderinin fotoğrafı ile hücre militanlarının fotoğrafları yapıştırılmıştı. İsimleri ve kullandıkları "kod" adları da yazılıydı. Başka dosyalara baktık... Yüzlerce sayfa dolusu isim ve fotoğraf. Demirel dosyaları itti ve anlattı: 'Bunu yaptırmam çok zor oldu. Bizden önceki iktidar zamanında devletin istihbaratı durmuş ya da devre dışı bırakılmış, istihbarat yoktu. Kırgındılar, güvensizdiler. Onları Devlet'e yeniden kazandırdım. O haftalarda terör her gün 20-30 can alıyordu.' 'O halde madem hepsi biliniyor neden toplanmıyorlar' diye sordum. Demirel'in bamteline basmıştım. 'Aldırtamıyorum kardeşim!' Diye öfkeli bir sesle çıkıştı. Bir gecede toplayın diyorum, yasal yetkimiz yok diyorlar. Demirel burada bir süre soluklandı ve 'Muğlalı Paşa olmak istemiyorlarmış' diye cevap verdi…" (Güneri Civaoğlu, "Çok Gizli", Milliyet, 13 Eylül 2005.) 'Kör gözüm parmağına' misali Avni Özgürel de, Radikal gazetesindeki yazısında "Doğuda terör dalgasının olanca şiddetiyle vurmaya devam ettiği dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen komutanların, özel tim sorumlularının 'Yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz' cevaplarını unutmadık. Orgeneral Muğlalı'nın adı o gün bugün Silâhlı Kuvvetler'in subay kadrosunun şuuraltında hâlâ bir simge" demişti. (Avni Özgürel, "33 Kurşun ve Muğlalı Paşa", Radikal, 16 Mayıs 2004.) Neyse ki TSK'nın 'şuuraltı' 2004'te bir hamle daha yaptı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı "33 Kurşun Olayı'nın yaşandığı Van Özalp'te bulunan Kara Kuvvetleri'ne bağlı sınır taburundaki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi. Böylece 33 kişinin ölüm emrini verdiği için 1950'de idama mahkûm edilen eski bir asker, bir kahramana dönüştü…Ne mutlu Türküm diyene! Özet Kaynakça: Dersim: Jandarma Genel Komutanlığı Raporu,Kaynak Yayınları, 1998; H.Neşe Özgen, Van-Özalp Olayı 33 Kurşun Olayı: Toplumsal Hafızanın Hatırlama ve Unutma Biçimleri, TÜSTAV, 2003; Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar, Genelkurmay Basımevi, 1972; İsmail Beşikçi, Orgeneral Muğlalı Olayı, Belge Yayınları, 1989; Barış Ertem, "Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın Asker Kişiliği", Marmara Üniversitesi'nde 2006 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi.
TARAF
“AVRUPA PENCERESİ”nde bu hafta “Avrupa Parlamentosu seçimlerine doğru AB” tartışılıyo 0 Kommentare
SUYUNA VE TOPRAĞINA SAHİP ÇIK....HAYDİ ANKARAYA 0 Kommentare
Cargill’in Gönlü Oldu, Şeker Fabrikaları Kapanıyor 0 Kommentare
Özelleştirmelerle ülkemizdeki yabancı sermayenin etkinliğini daha da arttıran devlet, şimdi de uluslararası tekellerin iştahını kabartan şeker piyasasının en önemli aktörlerinden olan TÜRKŞEKER'e ait 25 fabrikadan 13′ünü kapatıyor.Türkiye Şeker Fabrikaları (TÜRKŞEKER) Genel Müdürü Azmi Aksu, verimli olmamasına karşın sosyal gerekçelerle bazı fabrikalarda üretim yapmak durumunda kaldıklarını öne sürerek, “Şeker fabrikaları masaya yatırılıp radikal kararlar alınmalı. 25 fabrikadan 13′ünü kapatsak, 12’si ile daha düşük maliyetle, daha karlı çalışırız. Yeter ki siyasiler arkamızda dursun.” dedi.TBMM KİT Komisyonu’nda, TÜRKŞEKER’in 2007 yılı hesapları görüşülürken, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve TÜRKŞEKER’in, maliyetinin altında fiyatla imalatçı ihracatçılara şeker satması nedeniyle zarar etmesi tartışıldı. Görüşmelerde TÜRKŞEKER'in durumu hakkında bilgi veren Aksu, “Rekabetçi olmayan bir yapının sektörde sürdürülebilirliği mümkün görünmemektedir. TÜRKŞEKER’in bugüne kadar üstlendiği sosyal sorumluluğu, dünya ve Türkiye’de yaşanan rekabet ortamında artık sürdürmesi mümkün değildir. Bu durum sektörde özelleştirmeyi zorunlu kılmaktadır” iddiasında bulunarak, “Bizim 25 fabrikamızdan 13′ünü kapatsak, 12’sinde daha verimli, daha az maliyetle aynı şekeri üretiriz. Yeter ki siyasi irade bu konuda kararlı olsun ve arkamızda dursun. Ama arkamızda siyasi irade olması lazım. 12 fabrika ile çalışıp daha fazla kar edebiliriz.” dedi.Yabancı sermayenin gönlü olduÖzel düzenlemeler ve kota imtiyazlarıyla devletin sözcüsü AKP tarafından meşrulaştırılan ABD'li Cargill firması, deyim yerindeyse köpeksiz köy buldu, değneksiz geziyor. Genetiğiyle oynanmış ucuz, sağlığa zararlı mısırdan şeker üreterek yılda 170 milyon dolarlık kar elde eden Cargill'e ilişkin alınan yasal karaları çıkarttığı yasalarla by-pass ederek işlevsiz bırakan AKP, yıllık 160 bin ton nişasta bazlı şeker üretimi ve 90 milyon dolarlık yatarımı ile ülkemizi sömürün bu canavarın daha da palazlanması ön ayak oldu. Şeker fabrikalarının kapatılması ile birlikte ABD ve Kadana'nın senelerdir stoklarında bulunan şekerlerin ülkemizde satılacak olmasının yanı sıra, Cargill, ülkemizdeki en büyük şeker üreticisi olarak piyasadaki tekel olma yolunda büyük bir yol almış olacak.Yatırımının iki katı kar ediyorCargill'in yıllık karı normal mısırda 136 milyon dolar ile 168 milyon dolar arasında değişirken, genetiği ile oynanmış mısırda ise 182 milyon dolar dolayında gerçekleşiyor. Yani Cargill, bir yılda yatırım tutarının yaklaşık iki katı kâr elde ediyor.Durmak yok peşkeşe devamGelişmiş ülkelerde devletler koruma politikalarıyla şeker kotasını belirlerken, ülkemizde, pancar sektörü ABD'li Cargill'e teslim edilmiş durumda. Yabancı ülkelerde nişasta bazlı şeker kotaları ülkemizdeki kadar yüksek değil. Son iki yılda yüzde 2'nin üstüne çıkan AB nişasta bazlı şeker kotası, ortalamada yüzde 4.6'ya tekabül etmektedir. Buna rağmen ülkemizdeki satış fiyatı diğer ülkelerin iki katı civarında olduğundan kâr oranları yüzde 300'ün altına düşmeyen nişasta bazlı şeker üreticilerinin bu rant hırsı, ülkemizi yıllardır adeta bir nişasta bazlı şeker cennetine çevirmektedir. Belli ki zarar ettiği söylenen TÜRKŞEKER fabrikaları, bu günler için batırılmış.Pancar üreticisi topun ağzında234 bin tonluk nişasta bazlı şeker üretimi 234 bin ton pancar şekerinin üretilememesi üretilememesi demektir. Şeker Kanunu'nda bulunan yüzde 10'luk nişasta şekeri kotası, 234 bin ton nişasta bazlı şeker üretimine denk gelmektedir. Bu oran, pancar üreticisinin karşı karşıya olduğu vahameti tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Nişasta bazlı şeker sektöründeki yüksek kâr oranı, ülkemizi yabancı sermaye açısından cennete dönüştürmekte, arkasına IMF gibi küresel güçlerin desteğini alan nişasta bazlı şeker üreticisi, üretimini dışarıya satmak yerine iç piyasaya daha fazla sokabilmek amacıyla nişasta bazlı şeker kotasının arttırılması için mücadele vermektedirler.AKP tesisleri meşrulaştırdıCargill, ülkemizin ilk şeker fabrikalarından biri olan Alpullu şeker fabrikasını satın alıp bölgede şeker pancarıyla üretilen şeker sektörünü baltaladı. Genetiği değiştirilmiş mısırdan şeker üreten Cargill'in, üst devlet görevlileri yakınları (eski maliye bakanı Kemal Unakıtan'ın oğlu Abdullah Unakıtan gibi) vasıtasıyla ülkemize sokulan ithal mısırı satın alıp, bu mısırdan ürettiği yüksek fiyatlı nişasta bazlı şekeri ortağı Ülker'e verdiği de biliniyor. Birinci sınıf tarım arazisine sanayi tesisi kurmaktan dolayı çalışma izni alamayan Bursa Orhangazi'deki Cargill firması 7 yıldır faaliyette. Bu suçtan dolayı firmanın tesisi 2006 yılında sadece 47 gün mühürlü kalmıştı. Bütün hükümetlerin üretim yapması için adeta seferber olduğu firma için bölge, 'Özel Endüstri Bölgesi' dahi ilan edilmişti. Bu karar Danıştay'dan dönünce AKP hükümeti yasa çıkararak Cargill tesislerini meşrulaştırma yoluna gitmişti.




