Böyle kurtulamazsınız...AHMET ALTAN 0 Kommentare
Artık bu alışkanlıklarını değiştirmeleri lazım. Üç general çıkacak, insanların gözüne baka baka utanmadan bizim gazeteyle ilgili yalanlar söyleyecek. Kim olduklarını bilmediğimiz bilirkişiler, “çocuk tahrayla yerdeki mermiye vurdu, mermi yerinden fırlayıp kızın karnına saplandı” türünden saçma sapan raporlar verecek. Ve, herkes bunlara inanacak. Eskiden yapıyorlardı bunları. Kimse inanmıyordu ama “biz bunlara inanmıyoruz” diyen bir gazete çıkmıyordu. Şu zavallı Ceylan’la ilgili bilirkişinin verdiği rapora bir bakın. “Daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 mm’lik bombaatar mühimmatına elindeki tahra ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldığını...” “Tahra” dedikleri herhalde Ceylan’ın koyunlarına daldan ot kesmek için kullandığı orağa benzeyen alet. O aletle mermiye vurmuş da, mermi patlamış da... Ceylan’ın ilk yapılan otopsisinde saptanan bazı gerçekler var. Küçük kızın elleri ayakları sağlam. Mermi karnına isabet edip o minik gövdesini parçalamış. Bilirkişiler bize bir açıklasınlar bakayım, “bombaatar mühimmatı” nasıl oluyor da üstüne sopayla vurulunca yerinden fırlayıp, o tahtayı vuran kızın karnına saplanarak patlıyor. Bu bilirkişinin mermisi öyle bir mermi ki üstüne vurulduğunda olduğu yerde patlamıyor, dimdik havaya doğru da gitmiyor, havalanıyor, bir metre yükseldikten sonra doksan derece kıvrılıyor, “hedefi” vuruyor ve vurduğu hedefin içinde infilak ediyor. On iki gün “araştırma” yaptıktan sonra buldukları “gerçek” bu. Bütün saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda elimizde inanılır bir tek gerçek var. Ceylan, “bir bombaatar mermisiyle” vurulmuş. O merminin “yerden havalanıp” kızı karnından vurduğuna inanmamızı bekliyorlarsa daha çok bekleyecekler. Çünkü buna inanmayacağız. İnanan birinin çıkacağını da sanmıyorum. Haa, inanmış gibi yapanlar çıkacaktır ama onlar söz konusu “ordu açıklaması” olduğunda zaten her şeye inanmaya hazırlar, varlık nedenleri bu “inançları” zaten. Biz şu soruyu sormaktan vazgeçmeyiz. Ceylan’ı kim vurdu? O “bombaatarın tetiğini” kim çekti? Ordu, bu saçma sapan yalanlarla uğraşacağına gerçeği söylemek zorunda. Yalana fena alışmışlar ve bu alışkanlıklarını değiştirmek zorundalar. Yalan söylediklerini bizzat bizimle ilgili olarak söylediklerinden de biliyoruz zaten. Ceylan’la ilgili ilk açıklamalarını yaparken, basın mensuplarının önünde üç general “orduya karşı asimetrik bir savaş verildiğini” söyledi. Yani onlara göre, “Ceylan’ı kimin öldürdüğünü” soran, “orduya karşı asimetrik savaş yapmak” maksadıyla soruyordu bunu. O soruyu soran, Ceylan’ı mesele eden bizim gazete. Şimdi o generallere soruyorum. “Bizim gazete orduya karşı asitmetrik savaş mı yürütüyor?” Bir gazetenin, kendi ordusuna karşı “savaş yürütmesi” için bu savaştan bir çıkarı, onu o savaşa yönlendiren bir “bağlantısı” olması gerekir. Ordunun elinde kocaman bir istihbarat örgütü var. Çıkartın bakayım şu bizim bağlantıları ortaya. Hadi... Deyin ki, “bu gazete şu bağlantısı nedeniyle bize karşı savaş yürütüyor.” Somut somut, açık açık konuşun. Konuşamazsınız... Çünkü yalan söylüyorsunuz. Orduya karşı savaş falan yürütmüyoruz, ordunun siyasetten çekilmesini, hukuka uymasını, kendi vatandaşlarını öldürmemesini istiyoruz. Bunların hepsi hukuki istekler ve bunları istemek bizim hakkımız. Bir generalin birinci özelliği “dürüst” olmaktır, binlerce insan size “inanıp” sizin emrinizle ölüme yürüyecek, “dürüst” olmayan birine nasıl inanacak peki o insanlar? Siz dürüst değilsiniz. Ceylan’ın ölümünü soruşturanların “asimetrik savaş” falan yürütmediğini bildiğiniz halde bunları uyduruyorsunuz. Niye yapıyorsunuz bunu? Ceylan’ı kimin vurduğunu saklamak için mi? Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, eski usul yalanlarla, suçlamalarla gerçeklerin üstünü örtmek, insanları korkutup sindirmek mümkün değil. Bırakın bunları, siz bize Ceylan’ın nasıl vurulduğunu söyleyin. Bu “yerden havalanan mermi” palavrası, “asimetrik savaş” palavrası kadar saçma çünkü. Sizleri televizyonda konuşurken gördüm, genç generallersiniz, önünüzde daha epey yol var gidecek, o kadar yolu yalanla gidemezsiniz. Dürüst ve saygıdeğer olmayı deneyin. Bu, sizin adınızı, omuzlarınıza iliştireceğiniz bütün yıldızlardan daha fazla ışıldatır.
Çocuklar öldürülüyor hükümet susuyor 0 Kommentare
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 29 Mart seçimleri öncesi Davos'ta katıldığı bir toplantıda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e 'Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları öldürdünüz' şeklinde tepki göstererek toplantıyı terk etse de, Türkiye'de çocukların öldürülmesi konusunda sürdürdüğü sessizlik ise dikkat çekiyor. Erdoğan'ın 28 Mart 2006'da Diyarbakır'da yaşanan olaylarda 'Kadın da olsa çocukta olsa gereken yapılır' sözleri hala hafızalardaki yerini korurken, hükümetin Diyarbakır'ın Lice İlçesi'nde havan topu sonucu yaşamını yitiren 11 yaşındaki Ceylan Önkol ile ilgili suskunluğu ise bu konudaki çelişkili tutumunu gözler önüne seriyor. 11 yaşındaki Ceylan Önkol olayında savcılık soruşturmada gizlilik kararı verirken, başta 11 yaşındaki Uğur Kaymaz olmak üzere Türkiye'de öldürülen çocuklarla ilgili adalet bugüne kadar yerini bulmadı.'Yargı hoşgörüsü'AKP Hükümeti döneminde güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 3 yaşından 7 ve 10 yaşına kadar çocukların yaşamını yitirdiği görülürken, 'çocukları öldürmenin bir politika haline geldiği' yorumları yapılıyor. Buna örnek olarak da Uğur Kaymaz cinayeti gösteriliyor. 21 Kasım 2004 tarihinde Mardin'in Kızıltepe İlçesi'nde İskenderun'a gitmek üzere kamyonuna binmek isteyen şoför Ahmet Kaymaz (31) ve 12 yaşındaki oğlu Uğur Kaymaz, ayaklarında terlikleriyle beraber katledildi. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ın minik bedenine otopsi sonucunda tam 13 kurşun sıkıldığı ortaya çıkmıştı. Hem Kaymaz ailesi hem de kamuoyu Kaymaz olayında adaleti ararken, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi 12 yaşındaki Kaymaz'ı 'terörist' ilan etti ve sanık polisler hakkında beraat kararı verdi. Vicdanları yaralayan bu kararı Yargıtay 1. Ceza Dairesi de onarken, Kaymaz'ı öldüren polisler ise görevlerine geri döndü.AKP Hükümeti döneminde çocukların yaşamını yitirdiği en önemli tarih ise 28 Mart 2006 oldu. Muş'un Şenyayla (Şên) kırsal alanında yaşamını yitiren 4 HGP'linin Diyarbakır'a getirilerek defnedilmesinin ardından çıkan ve bölge illerine yayılan olaylar da güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 14 kişi yaşamını yitirmişti. Yaşamını yitirenlerden 6'sı ise çocuktu. Olayların yaşandığı dönemde Başbakan Erdoğan'ın 'Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa kim olursa olsun terörün maşası haline gelmişse gerekli müdahale ne ise bunu yapacaktır. Bunun böyle bilinmesini istiyorum' açıklaması ise 'Erdoğan İsrail'i örnek alıyor' yorumlarına yol açmıştı. 28 Mart olaylarında güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldürülen çocukların isimleri ise şöyle:'Fatih Tekin (3): Batman'da 29 Mart 2006 günü çıkan çatışmalarda plastik mermiyle eylemcileri dağıtan polisin açtığı ateş sonucu parkta oyun oynarken boğazına isabet eden kurşunla öldü.Abdullah Duran (9): 29 Mart 2006'da evinin balkonundan sokaktaki olayları izlerken, 'güvenlik güçlerinin' açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Otopsi tutanağı ölümün, ateşli silah mermisiyle kalp ve her iki akciğer yaralanmasından gelişen iç kanama ve kanama şoku sonucu meydana geldiğini ortaya koydu.Enez Ata (8): 3 sivil yurttaşın 30 Mart 2006 tarihindeki cenaze töreni esnasında 'güvenlik güçlerinin' ateşli silah kullanması sonucu, Kuruçeşme Semti'nde vücuduna isabet eden mermi sonucu yaşamını yitirdi. Otopsi raporunda Enez'in kalbiyle midesi arasına saplanan kurşunla öldüğü kaydedildi.Mahsum Mızrak (17): 30 Mart 2006 günü 10 Nisan Polis Karakolu tarafından gözaltına alındı. Ailesi günlerce aradı. En son 3 Nisan 2006'da Devlet Hastanesi Morgu'nda cesedi bulundu. Cesedin 30 Mart 2006 tarihinden beri kimliği belli olmayan ceset olarak morgda tutulduğu ortaya çıktı. Otopsi tutanağı Mızrak'ın ateşli silah mermisi yaralanmasına bağlı beyin harabiyeti ve kanaması sonucu öldüğünü ortaya koydu.Emrah Fidan (17): 29 Mart 2006'da polisin açtığı ateş sonucu yaralandı ve Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alındı. 3 Nisan 2006'da yaşamını yitirdi. Otopsi tutanağı Fidan'ın ateşli silahla beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdiğini kanıtladı.İsmail Erkek (8): 28 ve 29 Mart 2006 tarihlerinde öldürülen 3 sivil yurttaşın 30 Mart 2006'daki cenaze töreni esnasında polisin tekrar ateşli silah kullanması sonucu, 10 Nisan Polis Karakolu civarında vücuduna isabet eden mermi nedeniyle yaşamını yitirdi.'İşkence ile ölüm'Bu ülkede çocuklar sadece ateşli silahtan değil bazen de işkence ile öldürüldü; fakat adalet yerini bulmadı. 17 Aralık 2006 Pirinçlik Köyü meydanında oynayan çocuklara askerler 'kablo çaldınız' diyerek müdahale etti. Pirinçlik Köyü'nde yaşayan 16 yaşındaki Şemsettin Yavuzkaplan, 7 arkadaşı ile birlikte telefon kablolarını çaldıkları iddiasıyla 16 Aralık 2006 tarihinde gözaltına alındı. Karakola götürülen Yavuzkaplan hayatını kaybetmişti. Diğer çocuklar, komutanlardan birinin Şemsettin'i yere yatırarak başını ayağının altına aldığını ve kafasının etrafına kurşun sıktığını ifade etmişlerdi. Ancak, tüm tanıklar rağmen 8'inci sınıf öğrencisi Şemsettin Yavuzkaplan'ın askerler tarafından dövülerek öldürüldüğünü söylese de Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı Yavuzkaplan'ın 'kalp krizi sonucu' öldüğünü ileri sürerek askerler hakkında soruşturma açmadı. Adalet Yavuzkaplan olayında da yerini bulmadı.'Panzer ezdi'Erdoğan'ın 2006 Mart ayında Diyarbakır'da meydana gelen olaylar esnasında 'Kadın da olsa çocuk da olsa' talimatının ardından 6 çocuğun öldürülmesi ulusal ve uluslararası kamuoyunda tepkilere yol açarken, Erdoğan'ın 2008 yılında da açıklamaları değişmedi. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin yıl dönümü dolayısıyla 15 Şubat 2008'de bölgede yaşanan olaylar karşısında, Erdoğan bu kez de 'Vatandaşımızın huzuruna kast edenlere güle güle diyemeyiz' açıklamasında bulundu. Erdoğan'ın açıklamasının üzerinden çok geçmeden Şırnak'ın Cizre İlçesi'nde 16 Şubat günü 16 yaşındaki Yahya Menekşe panzerle ezilerek öldürüldü. Emniyet ve hükümet yetkilileri, Menekşe'nin diğer göstericilerin attığı taşların kafasına isabet etmesi sonucu öldüğünü duyurdu. Ancak hem bilirkişi raporu, hem adli tıp raporu Menekşe'nin sert bir cismin altında ezilerek öldüğünü açıkladı. Malatya Adli Tıp Kurumu da yaptığı inceleme sonucunda Menekşe'nin 'Araç altında kalmasına' bağlı olarak öldüğünü tespit etti. Menekşe ile ilgili açılanda davada da halen Adalet yerini bulmuş değil.Adalet yerini bulacak mı?Bölgede yaşanan ve zaman zaman Filistin'deki intifada görüntülerini aratmayan olaylarda güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu çocukların öldürülmesi AKP iktidarı döneminde sadece bölge ile değil Türkiye'nin birçok kentinde yaşandı. Bu çocuk ölümlerinin özellikle Kürt sorunu ile bağlantılı olaylarda yaşanması ise dikkat çekiyor. Ve son olarak 11 yaşındaki Ceylan Önkol, tıpkı Uğur Kaymaz, Enes Ata, Şemsettin Yavuzkaplan gibi o da minik bedenine isabet eden ateşli silah sonucu yaşamını yitirdi. Cenazesi saatlerce yerde kaldı, Savcılık olay yerine ancak 3 gün sonra giderken minik Ceylan için Adalet aranırken, 'mayın patlaması' denilerek olay ört pas edilmeye çalışıldı ve son olarak soruşturmada gizlilik kararı verildi. Türkiye'de çocuklar için adalet arayışı ise sürüyor.
12 Ekim tarihli Özgür Görüş gazetesinden alınmıştır
"Yol haritası" ve kurucu meclis - Yazar: Haluk Gerger (2. BÖLÜM) 0 Kommentare
"Bu ülkeye komünizm gerekirse onu da biz getiririz" anlayışı bugün de "Kürt Sorunu'nu gerekirse biz çözeriz" diyor. "Kürtsüz Türk çözümü" garabeti Kürtleri aşağılamanın bir başka yolu olsa gerek. Bu, özünde, "çözümsüzlüğü" yeniden üretmek ve dayatmaktan başka bir şey değil elbette. Ola ki, çözümle çözümsüzlük dinamiklerinin iç içe bulunduğu yumak içinde çözüm dinamiklerinin etkisiyle her şeye karşın yine de "negatif barış"a giden yol kendini dayatırsa, yani TC'nin her alandaki yenilgileri derinleşerek sürer ve egemenlik sistemi takatten düşer, yeni bir yıkıcı savaşı göze alamaz hele gelirse, bu, kesin olarak, statükonun siyasetini, hukukunu, ideolojisini, kurumlarını, sosyal normlarını vb. yapıtaşlarını aşacaktır. Bir başka ifadeyle, çözüme giden yol dahi, ne kadar samimiyetsiz, numaracı, tasfiyeci olursa olsun, tek başına bu Düzen'e sığmaz; mutlaka bir "yeniden inşa" sürecini gündeme sokabilir.Çözüm değil, çözüme giden yol ve bu yöndeki bir demokratikleşme de köklü değişiklikleri zorunlu yapar. Anayasa ve yasalardan kurumlara, siyasetten sosyal normlara ve en önemlisi de zihniyete uzanan bir dizi devasa dönüşüm de, kaçınılmaz olarak, yeni bir siyaset tarzı ile yeni devlet yapılanmasını gerektirir. Bunun için de, yeni bir siyaset zemini ve hukuksal düzen, anayasal temel gerekeceğinden anayasa yapıcı bir kurucu ögeye ihtiyaç ortaya çıkabilecektir. Zaten unutmamak gerekir ki, sınıflı toplumlarda, bir sınıfsal baskı aracı olarak, devlet erki olmaksızın, burjuva ya da proleter, demokrasi olamaz. Önemli olan, burjuva düzende bu erkin demokratik niteliğinin olabildiğince geliştirilebilmesidir. İşte bu noktada da bir "kurucu meclis" tartışması akla gelmektedir.Çözümsüzlük dayatması ve bunun getireceği kesin olan yıkım da, sonunda, TC çerçevesi içinde bir "yeniden inşa süreci"ni getirecektir. O yıkımın küllerinden 12 Eylül türü bir Danışma Meclisi'ne mi bürünür bunun kurumsal yapısı, yoksa Portekiz'in "Karanfil Devrim" sonrası yapılanmasını mı ya da burjuva-demokratik formlarının Kürt-Emekçi kurumlarıyla aşılmasını mı getirir, onu elbette zaman gösterecektir ama yine bir kurucu kurum kaçınılmaz olacaktır."Kurucu Meclis"ler, genel olarak, eski düzenin çöktüğü ve yenisinin özellikle anayasal altyapısının oluşturulmaya başlandığı zamanlarda gündeme gelirler. Böyle zamanlarda, yeniyi inşaya hazır sınıfsal güçlerin önderliğinde toplanırlar ve hükümlerini icra ederler. Fransız Devrimi'nin başında, yükselen burjuvazinin, feodal aristokrasinin mutlakiyetçi monarşisini tasfiye yolunda, topladığı "milli meclis" gibi. Bazen de, 1917 Rusyası'nda "Kurucu Meclis"in yerini işçi sovyetlerine bırakması gibi, yeni toplumsal sınıflarca aşılırlar. O zaman Lenin, Bolşeviklerin "kurucu meclis" çağrısını, "tam anlamıyla meşru" bir girişim olarak savunmuş, "kurucu meclis"in "bir burjuva cumhuriyetteki en yüksek demokratik formu temsil ettiği"ni söylemişti. Ama "bir burjuva cumhuriyette!"Türkiye gibi bir ülkede de ve özellikle "milli mesele"nin çözüm sürecinin gerektirdiği "burjuva demokratik cumhuriyet" inşa zamanında "kurucu meclis" (minimal) sınıf programının da bir parçasını oluşturabilir elbette ama aynı zamanda onun burjuva-demokratik bir zemin olduğu da gözden kaçırılamaz. Bu kurum, sosyalist devrim aşamasına geçişte ancak bir sıçrama platformudur ama milli sorunun çözümünde stratejik bir araç olabilir. Egemenlerin "yol haritası" nasıl tecelli ederse etsin, faşist bir diktatörlük macerasının karanlıklarında yeniden yükseltilecek Kirli Savaş'ın ateşi altında veya tasfiyeci göstermelik reformlar aldatmacasının çürütücü gevşekliğinde olsun, bu türden bir talebin öne çıkartılması gerekebilir; elbette onun aşılmasının koşulları için de durmaksızın mücadele edilmesiyle birlikte.Böylesi bir yapılanmayı, teorik olarak, yeni bir devlet yapısının ve onun anayasal temellerinin belirlendiği forum ve bu arada da, halkın demokratik enerjisinin bütünüyle açığa çıkmasının kurumsal araçlarından biri olarak düşünmek mümkündür. Kuşkusuz bugün kurucu meclislere yol açan klasik durum sözkonusu değil; eski düzen çökmemiş ve yeni bir toplumsal sınıfın düzen inşası yaşanmamaktadır. Bu durumda, seçimle yenilenmiş mevcut parlamentoya paralel bir oluşum olarak da gündeme gelebilir böyle bir kurum. Kürt Sorunu'nda tam burjuva-demokratik bir ortamın inşası için iki halkın eşit, öteki etnik-kültürel yapıların da belirli kontenjanlar temelinde temsil edileceği, korporatif esaslara göre seçilmiş üyelerin bulunduğu, sendikaların, odaların, meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin, ilgili yerel yönetim temsilcilerinin de içinde yer alacağı, bütün demokratik taleplerin tartışılacağı radikal demokrat bir yapı, bugünkü parlamentonun varlığı koşullarında, sözü edilen "akil adamlar"ın ve "adalet komisyonu"nun yerini de alabilir, mevcut parlamentoyla ilişkileri ayrıca belirlenebilir. Tabii ayrıca unutmamak gerekir ki, böylesi özel durumlarda, milliyetçi-gerici reaksiyonun yükselmesi halinde, bu kurum karşıdevrimin bir manivelasına da dönüşebilir. Ama aynı zamanda, Türkiye'deki yaygın şovenizmin kırılması ve yığınların halkların kardeşliği temelinde yeniden siyaset ve tarih sahnesine çıkabilmesi için gerekli zemin/ortam da yeni devlet inşa sürecinin kurumları etrafında oluşturulabilir. İşte "kurucu meclis"in tartışılması da, onun gerçekliğe dönüşmesi de buna hizmet edebilir. Siyasette "iki yanı keskin bıçak ikilemi" zaten böyle ortaya çıkar.Bizim düşüncemiz odur ki, Türkiye kapitalizmi ve onun egemenleriyle kurumları, kendi başlarına demokratik bir dönüşüme hazır değillerdir. Hatta rejimlerinin ve devletlerinin bekasını bugünkü artık sürdürülemez statükoya çıpaladıkları için demokratikleşmeye düşmandırlar da. Üstelik bugünkü yapı içinde ne gerçekten çözüm irade ve kararlılığına sahip bir toplumsal güç vardır egemen blok içinde, ne de buna çatı olabilecek bir kurumsal yapı. Ne var ki, aynı zamanda, düzen güçleri yenilmişlerdir ve umarsızdırlar. Bu süreç içinde gelişmelerin öz dinamikleriyle düzen kendi bunalım ve çaresizliğinin ağırlığı altında kalabilir, kendiliğinden sosyal patlamalarla "kurucu meclis" ihtiyacına doğru bir gidiş ortaya çıkabilir. İşte böyle bir konjonktürde sorun, yıllardır koşullandırılmış Türk halkının demokratikleşme doğrultusunda iknasında yatmaktadır. O muazzam enerjinin açığa çıkmasında sınıfsal taleplerle de güçlendirilmiş bir yeniden inşa ve buna bağlı "kurucu meclis" çağrısı öyle bir rol oynayabilir ki, hem eşitlik temelinde milli meselenin özgürce tartışılmasına olanak tanır, hem burjuva demokratik çözüm olanağını yaratabilir, hem de bağrında kendi aşılımını taşıyarak proleter-devrimci dönüşüm ve sosyalizm bakımından yeni olanaklar yaratır. Bu türden bir yapılanmanın resmi parlamentonun varlığı koşullarında (yani cari düzenin tam çöküşünün gerçekleşmediği ama yeni politik formlara açılan dinamiklere de mecbur kaldığı koşullarda) dahi bir halklar meclisi ya da ikili iktidarın sovyetine dönüşme olasılığı üzerinde de düşünülmelidir.Toplumun bütün güçlerinin temsil edileceği ve son derece geniş bir demokratik çerçeve içinde işleyecek süreçte, devrimcilerin müdahale olanaklarına kapı açacak her girişim ve araç şimdiden düşünülmelidir. Acaba bir tür "kurucu meclis" yapılanmasına ilişkin tartışmalar bu yönde bir hazırlık oluşturabilir mi? Bu, bugünün meselesi gibi görünmemektedir ama, başta da belirttiğimiz gibi, gidişin, zikzaklı da olsa, bu türden duraklara ulaşma olasılığı vardır. Dolayısıyla, önerimiz ya da gündeme getirmek istediğimiz konu zamansız, yersiz ve hatta "uçuk" görünebilir ama egemenlik sisteminin bizi içine hapsetmek istediği "ben yaptım oldu" olupbittisinin kısır döngüsünü kırmanın bir çabası ve önerisi olarak da değerlendirilebilir. Bana öyle geliyor ki, devrimci sosyalistlerin bu uyuşturucu-dolandırıcı-tasfiyeci hengamede en somut programatik şiarını "kurucu meclis" talebi oluşturabilir. HALUK GERGERMAVİ DEFTER
"Yol haritası" ve kurucu meclis - Yazar: Haluk Gerger (1. BÖLÜM) 0 Kommentare
Yazar: Haluk Gerger"Kürt Sorunu"nda "yol haritası"nın ana aktörünün Abdullah Öcalan olması doğal; esas olarak, ardındaki yığınsal/örgütsel destek nedeniyle ve "Çözüm"e giden uzun yolun anahtarıyla kozlarını elinde tuttuğu için böyle bu. Temsiliyete Öcalan'dan başlayın, PKK ve DTP'ye uzanın, oradan Kürt halkına ulaşın. Onsuz "yol haritası" ya da çözüm olabilir mi? "Olur" diyenlerin, yani Kürt halkını dikkate almayanların önünde artık tek yol var: Savaş suçlarını işlemeye devam etmek ve günün birinde bunun kefaretini ödemek! Ve bu arada Türk halkına da onulmaz zararlar vermek. Egemenler arasında, şayet varsa, "Realite"yi kabullenenlere düşense, Obama'nın, yani onların pek sevdikleri deyimle "dış mihraklar"ın, belirledikleri "yol haritası"nın ötesine geçebilme basiretini göstermek.Neydi emperyalizmin "yol haritası"? Türkler ve Kürtler, emperyalizme hizmet yolunda ve onun himayesinde, anlaşacaklardı. Kürtler, ana hatları ve sınırları "üç aşağı beş yukarı" bugün belirlenmiş statükoya razı olacaklar ve bu "kazanımları"nı elde tutabilmek için Amerika'ya mahkûm kılınacaklardı. Buna karşılık TC de, nihai bitirilişine giden yolda ilk adım olarak, PKK'nin silahlı kanadının tasfiyesi karşılığında, Türkiye Kürtleriyle Güney'li önderlikleri muhatap alarak sürece katkıda bulunacaktı. O da, ilerde bir adım daha ileriye gidilmemesi için, emperyalist garantöre mahkûm ve medyun kalacaktı. Kürtler ve Türkler birbirlerinden korkmaya ve dolayısıyla da emperyalizme sığınmaya mecbur kalacak, ona hizmete koşulacaklardı. Bölgedeki muhayyel emperyalist statükonun bekçileri, aynı zamanda, Ortadoğu'da Arap olmayanlar olarak, Arap işbirlikçilerle birlikte, Araplara karşı bir setin altyapısını da döşemiş olacaklardı böylece. Bu, aynı zamanda, İran ya da Suudi Arabistan, ayağa kalkmış İslamcılara karşı bir "laiklik cephesi" anlamına da gelecekti. En büyük fundamentalist ve anti-Arap Siyonist Devlet de bu koalisyon içinde emperyalist planlara "tüy dikecek"ti.Başbakan Erdoğan Ahmet Türk'le görüşerek Obama "yol haritası"ndaki ilk ürkek adımı attı. Oysa, bugünlerde doğrudan ayakları bu coğrafyaya basan, otantik, yerli bir "yol haritası" da İmralı'dan, yani "Sorun"un ve Savaşın öteki tarafından gelmekte. Şimdi göreceğiz, "dış mihrakların yol haritası"nı mı, "Kürt yol haritası"nı mı referans alacak Türkiye. Bunun yol ve yöntemi ise ayrı bir konu ve işin özünü oluşturmuyor. Bu "yol haritası"nın tartışılmasına başka ve eleştirel Kürt sesleri de katılacak kuşkusuz. Onlar da dinlenmeli mutlaka. Ayrı devlet hakkını savunanından federasyon, otonomi ve öteki çözümleri yeğleyenler de seslerini özgürce ve örgütlü olarak duyurabilmeliler. Kürtlerin tamamı bakımından seslerini duyurmak da yetmez, sürece katılımları da sağlanmalıdır elbette. Toplum dinlemeli ve tartışmalı. Çözüme giden yol haritasının sıçrama noktasını bu oluşturabilir ancak.Bu arada, Türkiye emek güçleri de seslerini yükselteceklerdir. Onların çıkış noktasını Lenin'den devralınan miras belirleyecek elbette. Ne demişti Lenin ezen ulus devrimcilerine? Özcesi, siz maksimum talepleri dillendireceksiniz, kardeşliğin de, gönüllü birliğin de, sınıfın birliğine ilişkin tercihlerin meşruiyeti de, "ayrılma hakkı"nın ikirciksiz kabulünde aranmalı demişti. "Kendi kaderini tayin hakkı" ilkesinin tavizsiz savunusu Türkiyeli devrimcilerin, bunun nasıl kullanılacağıysa Kürtlerin işi olmalı bugün. Öcalan'ın "yol haritası," günün koşullarında, ana Kürt damarının bu konudaki ilkelerini, yöntemini, hedeflerini belirleyecek. Olabilecek en olumsuz koşullarda yapılırken bu, en ileri programla Kürdün yardımına koşmak da devrimciliğin "turnusol işlevi" sayılmalı bugünlerde.Bir faşist reaksiyon, konuyu sürünceme içinde çürümeye havale etme ya da gözbağcılığı uyanıklığı egemenlik sisteminin başlıca seçenekleri olarak saptanabilir ama, kökenleri Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'na dayanan sömürgeci statükonun "pandora kutusu" açılmıştır bir kere. Bu nedenle, ileriki günlere ve gelişmelere ilişkin bir strateji oluşturma görevi de devrimcilerin önünde durmaktadır.Şimdi öncelikle iki şey gerekmektedir. Birincisi, "olması gereken"i, inandığınız "doğru"yu söylemek; ikincisi de, işlerin nereye doğru evrileceğine ilişkin bir perspektif oluşturmak. Varsın kimileri "gerçekçi" olsunlar, "olabilecekler" üzerinden "evrimsel" yaklaşımları yeğlesinler. Bu arada birilerinin de işin "doğrusu"nu, "olması gereken" yanını vurgulaması, ayrıca, geleceğin yönüne ilişkin düşünce egzersizi yapması gerekir. Tartışmanın ilerleticiliği ancak böyle ortaya çıkar.Bugün artık Düzenin fiilen çökmediği ama üzerinde inşa edildiği bütün argüman, varsayım ve kurumsal/ideolojik temellerin iflas etmekte olduğu bir tarihsel döneme girmekteyiz. Bu, aynı zamanda, Kürtlerin inkarına ve şiddete dayalı Düzen'in çok boyutlu yenilgisine de işaret etmektedir. Düzen'in geleneksel emperyalist destek payandası da özgül ağırlığını taşıyamaz haldedir. Bu durum, kaçınılmaz olarak, bir yeniden inşa sürecinin de başlangıcı demektir. Bu durumun, aynı zamanda, sınıf hareketinin dibe vurduğu ve şovenizmin emekçileri de yaygın biçimde zehirlediği bir ortamda oluştuğunu da unutmamak gerekir. Bu koşullar altında, yeniden insanın, günümüz koşullarında, burjuva-demokratik bir form içinde olacağını ve gidişatın bir "Kurucu Meclis" oluşumunu toplumsal gündeme sokacağını ya da bu yöndeki bir talebin yükseltilmesinin koşullarının oluşabileceğini düşünebiliriz. En azından, devrimciler tarihi bu yönde itmeye hazırlanabilirler. Aslında bizim inancımız odur ki, bir "çözüm süreci"nde de, çözümsüzlüğün dayatılmasının ardından gelen büyük yıkım sonrasında da, bir gün mutlaka, yeni bir devlet inşası bütün ağırlığı ve aktörleriyle gündeme gelecektir.DEVAM EDECEK...
Ceylan soruşturması avukatı da isyan ettirdi 0 Kommentare
İlk andan itibaren skandallarla ilerleyen Ceylan Önkol soruşturmasında gelinen nokta, ailenin avukatı Serdar Çelebi’yi de isyan ettirdi. “Bu durumda hukuki anlamda yapacak bir açıklama bulamıyorum” diyen Çelebi, duygu ve düşüncelerini “artık avukatlık yapmaktan utanıyorum” sözleriyle özetledi.12 yaşındaki kız çocuğu Ceylan Önkol’un ölümü, toplumun hemen hemen bütün kesimlerinin vicdanını kanatıyor. Ancak, soruşturmayı yürüten savcılık, polis ve askeri yetkililerden bu kanamayı durduracak bir adım gelmediği gibi, gerçeğin karartılmak istendiği yönündeki kaygıyı da artırıyor. Başından beri skandallarla ilerleyen soruşturma kapsamında dün bir rapor kamuoyuna açıklandı, bir rapor da dosyada ‘gizlilik kararı’ olduğu gerekçesiyle ailenin avukatlarına verilmezken basına sızdırıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açıklanan ‘bilirkişi raporu’nda, Önkol'un “Daha önce araziye atılmış ancak patlamadan kalmış 40 mm'lik bomba atar mühimmatına elindeki tahra, yani eğri budama bıçağı ile vurarak patlaması neticesinde hayatını kaybettiği kanaatine varıldığını” bildirildi.Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü kriminal laboratuarında hazırlanan rapora göre ise, “Ceylan havan topundan ölmedi.” Raporda, atış yapıldığına dair bir bulguya ulaşılmadığı da öne sürüldü. Genelkurmay Başkanlığı, 9 yaşındaki Ceylan’ın öldüğü gün havan atışı yapılmadığını açıklamıştı. Böylece, polis raporu da, Genelkurmay görüşü doğrultusunda geldi.“RAPOR BİZE VERİLMEDİ AMA MEDYA SIZDIRILDI”Ailenin avukatlarından Serdar Çelebi, gizlilik kararıyla raporların kendilerine verilmediğini belirterek, “ancak aynı raporlar medyaya veriliyor” dedi. Soruşturmanın başında beri yaşanan skandallar nedeniyle konunun aydınlatacağına dair umutlarını yitirdiklerini vurgulayan Çelebi, duygu ve düşünceleri şöyle ifade etti: “Bu hukuk sistemi içinde ne yapabiliriz ki artık? Hukukçu olmaktan utanıyorum artık. Saatlerce savcılık raporunu bekledim. Savcılık, ‘gizlilik kararı var’ diyor. Ceza Muhakemesi Kanunu ise çok açık bir biçimde ‘gizlilik kararı da olsa rapor verilir’ diyor. İtiraz ediyorum. İtirazım incelenmeden, raporlar medyaya duyuruluyor ve kendi açılarından haber yaptırıyorlar. Başından beri yapılan yanlışlar ve en son raporun açıklanma şekli bizi faillerin bulunması konusunda umutsuzluğu sevk etti. Çözü alamayacağımız düşüncesine kapılıyoruz. Bu nedenle de dosyayı, AİHM’e taşıyacağız.”“BÜTÜN DELİLLERİ BİZ TOPARLADIK”Olayın başından itibaren her aşamasına tanık olduklarını anlatan Avukat Serdar Çelebi, “Delilleri biz topladık, cenazeyi bile olay yerinden biz aldık, çocuğun parçalanan elbiselerini, silah, bomba parçalarını biz toparladık. Bugün ne kadar delil varsa hepsini biz sunduk. Ve buna rağmen bize güvenilmiyor ve dosyaya gizlilik kararı konuluyor” diye konuştu.“Bu duruma ilişkin hukuki bir açıklama yapacak kelime bulamıyorum” diyen Avukat Serdar Çelebi, “Türkiye’de bu tür olayların faillerinin bulunabileceğine dair olan beklentimizin hepsi yıkıldı” dedi.“YİNE DE İDDİALARIMIZ DOĞRULANDI”Avukat Serdar Çelebi, iddiaların da raporla doğrulandığını belirterek, “Eğer dedikleri o mühimmat dana önceden oraya atılmışsa, yine devlet atmıştır. Daha önce atıldığı söylenen mühimmatın o gün oraya atılmadığını söylemek mümkün değil. Köylüler, ‘havada bir uğultu vardı ve bir iki saniye sürdü’ diyorlar. Eğer bilirkişi tarih konusunda bir şey demiyorsa, bu rapor bizim iddiamızı doğruluyor. Askeri birlikten atılan bir silahla bu çocuk öldürülmüştür” diye konuştu. ANF NEWS AGENCY
Adana'daki IMF protestolarında polisin tutumu protesto edildi 0 Kommentare
Adana Krize Karşı Emek Platformu, 6-7 Ekim'de İstanbul'da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantılarındaki protesto gösterilerine polisin sert müdahalesini kınadı.Adana Krize Karşı Emek Platformu, 6-7 Ekim'de İstanbul'da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantılarındaki protesto gösterilerine polisin sert müdahalesini kınamak amacıyla basın açıklaması düzenledi. 'Hiç bir banka camı kırıldı için batmadı ama bankalar o kadar çok kişiyi batırdı ki, suçlu kim?' pankartının açıldığı İnönü Parkı'ndaki basın açıklamasına platform üyelerinin yanı sıra kalabalık bir grup katıldı.'IMF ve Dünya Bankası halklar arası savaşın kışkırtıcısıdır'Platform adına açıklama yapan Nejat Okay, emperyalistlerin halklar arası kardeşliği değil, halklar arası savaş ve düşmanlığı kışkırtarak tekellerine ve servetlerine servet kattıklarını söyledi. Okay, 'IMF ve Dünya Bankası'yla ticarileşen sağlık politikalarından, eğitim hizmetine, tarımdan doğaya kadar her şeyi yanlızca kâr amacıyla planlayıcısı ve taşıyıcısıdırlar' dedi. Bazı Medya kuruluşlarının ağız birliği ederek eylemcilerin halka ve esnaflara saldırdıkları yönünde propaganda yaptıklarını ifade eden Okay, şunları kaydetti: “Zarar gören yerler bankalar, Burger King, Mc Donalds gibi emperyalist tekellerin temsilcilikleridir. Bunun aksi söylemle eylemler karalanmaya, bu ülkenin onurunu temsil eden emekçileri ise suçlanmaya çalışılmıştır. Burada suçlanması gerekenler bu ülkeyi soyup soğana çevirenler, emekçilerin alın terlerinden biriken servetleri emperyalist tekellere ve onların işbirlikçilerine peşkeş çekenlerdir.'Açıklama, 'Emperyalsitler, işbirlikçiler 6.filoyu unutmayın', 'IMF defol bu memleket bizim', 'Baskılar bizi yıldıramaz', 'Hırsız İMF işbirlikçi AKP' ve 'tutuklananlar serbest bırakılsın' sloganlarıyla son buldu.ADANA-DİHA
101 çocuğa 466 yıl ceza verdiler 0 Kommentare
Adana'da 4 çocuğa 26 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi ardından ceza alan çocukların sayısı 101'e, aldıkları ceza ise indirimlerden sonra 466 yıl oldu.Adana'da 4 çocuğa 26 yıl 6 ay hapis cezası verilmesi ardından ceza alan çocukların sayısı 101'e, aldıkları ceza ise indirimlerden sonra 466 yıla çıktı. İHD Adana Şubesi Sekreteri ve Çocuk Hakları Komisyonu Sözcüsü Ethem Açıkalın yaptığı açıklamada 'Adana'da yargılanan Kürt çocuklarına her gün yenileri ekleniyor' dedi. Açıkalın, Mersin'de korsan gösteriye katıldıkları gerekçesiyle Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesinde 6 Ekim 2009 tarihinde görülen karar duruşmasında 4 çocuğa yaş küçüklüğünden dolayı yapılan indirimlerden sonra örgüt adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmaktan toplam 26 yıl 6 hapis cezası verildiğini söyledi. Açıklamada Adana'da son ceza alan çocuklarla birlikte ceza alan çocuk sayısının 101'e yükselirken verilen cezanın ise indirimlerden sonra 466 yıla ulaştığı belirtildi. ADANA
Dersim'lilerin sesini duyun! 0 Kommentare
Dersim'de yapımı tamamlanıp suyu tutulmaya başlanan Uzun Çayır Barajı ve yapılmak istenen 6 baraj, 2 hidroelektrik santralini (HES) protesto etmek için bugün neredeyse tüm Dersimliler eylemdeydi. Barajlara karşı yapılan ve 20 bin kişinin katılımıyla 5 kilometre yürüyen kitle, Türkiye'nin en büyük çevre eylemine de imza atmış oldu. Yürüyüş boyunca 'Dersim'de baraj istemiyoruz' sloganları dinmezken, mitingin yapılacağı baraj kenarına gelen çok sayıda kadının hıçkırarak ağlaması ise gözlerden kaçmadı.Dersim'de suyu tutulmaya başlayan Uzunçayır Barajının yanı sıra Munzur Nehri ve Pülümür Çayı üzerine kurulmak istenen Akyayık, Konak Tepe, Konaktepe Hidroelektrik 1, 2, Kaletepe, Bozkaya, Kemerbel barajlarına karşı bugün Tunceli Belediyesi, DTP, EMEP, KESK, DİSK, ÖDP, Partizan, ESP, Tunceli Gazeteciler Derneği, ilçe belediyeleri, Demokratik Alevi Hareketi (ÖDAH), Emekli Sen, MASAP, Girişimci Kadınlar Derneği, HKM, TUDEF, Munzur Vadisini Koruma ve Yaşatma Derneği, TMMOB, Munzur Çevre Derneği, Anafatma Kadın Derneği, Tunceli Barosu ve Sanayi ve Ticaret Odası'nın da içinde bulunduğu 37 kurum ve kuruluşun katılımıyla 'Dersim'de baraj istemiyoruz' sloganıyla miting düzenlendi. Miting öncesi merkez Kışla Meydanı'nda İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Erzincan, Elazığ, Diyarbakır başta olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanından mitinge katılmak için gelen yüzlerce araçlık konvoy karşılandı. Davul zurna ile halaylar çekip sloganlar atan kitle ellerinde 'Dersim'de baraj istemiyoruz', 'Barajlara geçit vermeyeceğiz', 'Munzur Vadisi özgür kalacak' yazılı dövizler taşıyan kitle kışla meydanında bir araya geldikten sonra yürüyüşe geçti.Herkes oradaydıŞehir merkezi, Cumhuriyet Caddesi üzerinde yürüyüşünü devam ettiren kitlenin sayısı katılımların artması ile 20 bine ulaştı. Kitlenin önünde aralarında DTP Dersim Milletvekili Şerafettin Halis, Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, İl Genel Meclis Başkanı Serdar Erdoğan, Ferhat Tunç, Metin Kahraman, Mikail Aslan'ın yanı sıra çok sayıda Tuncelili sanatçılar, aydın ve yazarlar, sivil toplum örgütü ve demokratik kitle örgütü temsilcileri, ilçe belediye başkanları, mahalle muhtarları, Aliona, Bergama, Hasankeyf, Fırtına Vadisi'ni koruma dernekleri ve çevre örgütü temsilcilerinin kitlen
in en önünde yürüdü. Yürüyüş boyunca 'Munzur yasta, Dersim isyanda', 'Doğamız, suyumuz, özgürlüğümüzün simgesidir', 'Barajlarla tarihimizi, kültürümüzü yok edemezsiniz', 'Yetiş ey insanlık Munzur darda', 'Baraj ne wazeme' yazılı pankart ve dövizler taşıyan kitle yine yürüyüş boyunca 'Munzur özgür akacak', 'Dersimde baraj istemiyoruz', 'Kürdistan'da baraj istemiyoruz', 'Munzur onurdur, onuruna sahip çık', 'Munzur'a uzanan eller kırılsın', 'Munzur faşizmi boğacak', 'Faşizme karşı omuz omuza' sloganları atıldı. Elinde 'Munzur'a dokunma' yazılı döviz taşıyan ve ata binen bir vatandaş, yürüyüşe eşlik etti. Yürüyüş için tekerlekli sandalyeli kişilerin yanında, barajlara dikkat çeken tişörtler giyen bisikletli gruplar, Dersimspor formalı grup, yöresel kıyafetli kadınlar da yürüyüşteki yerini aldı.Arama gerginliğiYürüyüş boyunca anons aracından Dersim'de yapılacak barajlara karşı duyarlılık ve karşı olunması için yapılan anonslara yürüyüşe katılmayan, ancak pencere, balkon ve yol kenarında duran vatandaşlarda alkışları ile destek verdi. Yürüyüş sırasında DSİ binası önünde oturma eylemi yapılırken, DSİ'nin bahçesine pet şişeleri atıldı. 20 bin kişinin davul zurna, çalınan şarkı ve marşlar, sloganlar ve zılgıtlarla sürdürdüğü 5 kilometrelik yürüyüş mitingin yapılacağı ve baraja dolumun devam etmesi durumunda sular altında kalacak olan TEDAŞ'ın arkasındaki meydanda son buldu. Meydana giriş için arama noktası kuran polis arama yapmak istemi üzerine gerginlik çıktı. Gerginliğin artması üzerine kısa süreli arbede ve polislerin taşlanması sonrası arama noktası işlevini yitirdi.Dersimliler baraj karşısında ağladıMeydana ulaşan kitlenin büyük bir bölümü önce su tutumu devam eden ve Munzur Nehri ile beslenen Uzun Çayır Barajı'nın yakınlarına yürüdü. Bu sıra özellikle orta ve ileri yaşlı çok sayıda kadının ağlaması gözlerden kaçmadı. Baraja doğru oturan ve anonslara rağmen meydana geç gelen bu grup adeta Munzur Nehri ile birlikte yas tuttu. Miting sırasında araba lastikleri ile bot yapan köylülerde barajın içinde ellerindeki pankartlarla yapılan barajları protesto etti. Meydanda konuşmalar başlamadan önce Türkiye'de çevre için yapılan en kitlesel ve uzun yürüyüş gerçekleşmiş oldu. DİHA
in en önünde yürüdü. Yürüyüş boyunca 'Munzur yasta, Dersim isyanda', 'Doğamız, suyumuz, özgürlüğümüzün simgesidir', 'Barajlarla tarihimizi, kültürümüzü yok edemezsiniz', 'Yetiş ey insanlık Munzur darda', 'Baraj ne wazeme' yazılı pankart ve dövizler taşıyan kitle yine yürüyüş boyunca 'Munzur özgür akacak', 'Dersimde baraj istemiyoruz', 'Kürdistan'da baraj istemiyoruz', 'Munzur onurdur, onuruna sahip çık', 'Munzur'a uzanan eller kırılsın', 'Munzur faşizmi boğacak', 'Faşizme karşı omuz omuza' sloganları atıldı. Elinde 'Munzur'a dokunma' yazılı döviz taşıyan ve ata binen bir vatandaş, yürüyüşe eşlik etti. Yürüyüş için tekerlekli sandalyeli kişilerin yanında, barajlara dikkat çeken tişörtler giyen bisikletli gruplar, Dersimspor formalı grup, yöresel kıyafetli kadınlar da yürüyüşteki yerini aldı.Arama gerginliğiYürüyüş boyunca anons aracından Dersim'de yapılacak barajlara karşı duyarlılık ve karşı olunması için yapılan anonslara yürüyüşe katılmayan, ancak pencere, balkon ve yol kenarında duran vatandaşlarda alkışları ile destek verdi. Yürüyüş sırasında DSİ binası önünde oturma eylemi yapılırken, DSİ'nin bahçesine pet şişeleri atıldı. 20 bin kişinin davul zurna, çalınan şarkı ve marşlar, sloganlar ve zılgıtlarla sürdürdüğü 5 kilometrelik yürüyüş mitingin yapılacağı ve baraja dolumun devam etmesi durumunda sular altında kalacak olan TEDAŞ'ın arkasındaki meydanda son buldu. Meydana giriş için arama noktası kuran polis arama yapmak istemi üzerine gerginlik çıktı. Gerginliğin artması üzerine kısa süreli arbede ve polislerin taşlanması sonrası arama noktası işlevini yitirdi.Dersimliler baraj karşısında ağladıMeydana ulaşan kitlenin büyük bir bölümü önce su tutumu devam eden ve Munzur Nehri ile beslenen Uzun Çayır Barajı'nın yakınlarına yürüdü. Bu sıra özellikle orta ve ileri yaşlı çok sayıda kadının ağlaması gözlerden kaçmadı. Baraja doğru oturan ve anonslara rağmen meydana geç gelen bu grup adeta Munzur Nehri ile birlikte yas tuttu. Miting sırasında araba lastikleri ile bot yapan köylülerde barajın içinde ellerindeki pankartlarla yapılan barajları protesto etti. Meydanda konuşmalar başlamadan önce Türkiye'de çevre için yapılan en kitlesel ve uzun yürüyüş gerçekleşmiş oldu. DİHAHem öldürün hem susturun 0 Kommentare
14 yaşındaki Ceylan’ın ölümünü araştırmak için köye gidemeyen savcılık, soruşturma dosyasına mahkemeden gizlilik kararı aldırdı. Diyarbakır Lice’de askerî birlikten atıldığı öne sürülen patlayıcı sonucu ölen 14 yaşındaki Ceylan Önkol’la ilgili soruşturmaya, olaydan 10 gün sonra gizlilik yasağı geldi. “Can güvenliğim yok” diyerek olay yerine gitmeyen savcılığın “gizlilik” kararı tepki çekti. Kızlarının öldüğü olayla ilgili bilgiler veren Önkol ailesi ise Lice Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kamil Çolak tarafından adeta fırçalandı. Aileye “TSK’da eğitim mi gördünüz? Bunun mayın olmadığını nereden biliyorsunuz” diyen Çolak hakkında DTP de “delilleri kararttığı” gerekçesiyle suç duyurusu yaptı
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde öldürülen 14 yaşındaki Ceylan Önkol cinayetiyle ilgili soruşturmayı yürüten Lice Cumhuriyet Savcı Mustafa Kamil Çolak, dosyadaki bilgi ve belgelerin “kamu güvenliği açısından sakıncalı” olduğu gerekçesiyle “gizlilik” kararı aldı.Soruşturmayla ilgili gizlilik kararı alan savcı, olayda sorumluluğu bulunanlar yerine Önkol ailesini sorguya çekti. Patlamadan ancak üç gün sonra olay yerine giden Lice Savcısı Mustafa Kamil Çolak, kardeşinin ölümünün mayından kaynaklanmadığını söyleyen Ceylan’ın ağabeyi Rıfat Önkol’un yeniden ifadesini aldı.Ağabeye mayın sorusuRıfat Önkol, savcının kendisine “Türk Silahlı Kuvvetleri’nde eğitim mi gördün? Bunun mayın olmadığını nereden biliyorsun” biçiminde soru sorduğunu belirterek şunları anlattı: “Olay günü, yüzlerce insan oradaydı. Bu insanların can güvenliği vardı da, yekililerin mi can güvenliği yoktu? Mayının nasıl bir tahribat yarattığını biliyoruz. Olayın olduğu alanda 10 yıldan beri hayvan otlatıyoruz. Ve o alanı kullanıyoruz. Bu nedenle mayın olmadığını ifade ettim. Ben gördüklerimi, yaşadıklarımı söylüyorum. Kız kardeşimin elinde dara denen ağaç dallarının kesimi için kullanılan metal vardı. Bu alet de isabet alması sonucu eğilmiş. Orak halen evimizde duruyor. Delil olarak kullanılabilir. Tüm bunların tutanaklara geçmemesi ve sadece bizim kamuoyuna aktardıklarımızı sorgulaması düşündürücüdür. Çevrede üç-dört karakol var. Sürekli izleniyor. Kimse askerlerden habersiz adım atamaz. Biz gerçek faillerin ortaya çıkmasını istiyoruz.”Muhtarın cevabıYayla köyü muhtarı Abdulsamet Gencioğlu da savcı tarafından sorgulandığını söyledi. Gencioğlu, savcının “Mayın olmadığını nereden biliyorsunuz” sorusuna, “Mayın olsaydı ayağı kopardı, bomba olsaydı eli parçalanırdı. Ama Adlî Tıp’a gönderilseydi gerçek ortaya çıkardı” diye karşılık verdiğini kaydetti.DTP’den savcıya suç duyurusuDTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş ise soruşturmada suç delillerini kararttığı gerekçesiyle Lice Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kamil Çolak hakkında suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Demirtaş, Savcı Çolak hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını istedi.Soruşturmaya yönelik kuşkular arttıSerdar Çelebi (Avukat): Gizlilik kararı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun 153. maddesinde düzenleniyor. Her dosya için ayrı bir gerekçe belirtilmez, sadece soruşturmanın amacının tehlikeye düşüyor olması halinde karar alınır. Başından itibaren soruşturmanın yürütülüşüne ilişkin kuşkularımız vardı. Şimdi bu karar kuşkularımızı arttırdı. Bu kararın ardından da genellikle soruşturma takipsizlikle sonuçlandırılıyor. Basın, dosyalar hakkındaki bilgileri genellikle avukatlardan alırlar. Biz dosyaya ulaşamayınca kamuoyu da konudan haberdar olamıyor.Mehmet Emin Aktar (Diyarbakır Barosu Başkanı): Kamu güvenliği tehlikesi gösterilmiş. İşin doğrusu kamuoyunun kararını merakla beklediği bir soruşturmada gizlilik kararının alınmış olmasında kamu yararı değil, kamu zararı vardır. Savcılığın gizlilik kararı alması, bu olayı kamuoyunun gözünden kaçırma çabasıdır. Engin Cirmen (Avukat): Bu karar yasaya uygundur ama hukuka aykırıdır. Bu karar hukukun genel ilkelerine aykırıdır. Bu karar alınınca bu dosyadan kimsenin haberi olmayacaktır ve büyük bir kuşku ortaya çıkacaktır.
Çelebi: Düğmeye basılmış olabilir 0 Kommentare
Hafta başında makam odasında silahlı saldırıya uğrayan ve halen hastanede bulunan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, ilk kez Canlı Gaste'ye konuştu.
İSTANBUL - Pazartesi günü makam odasında kendisinden alacağı olduğunu iddia eden bir kişi tarafından ayaklarından vurulan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, zanlıyla herhangi bir ticari ilişkisi olmadığını, abisiyle bir dönem ticaret yaptıklarını, zanlının kendisinden alacağı olduğu iddiasıyla birkaç kez daha yanına geldiğini belirtti ve 'ya psikolojik sorunları var ya da; bu yönde kaygılarım olduğunu belirtmek isterim, bir yerlerden düğmeye basıldı' dedi. DİSK Genel Başkanı, "Gerekli tedaviler yapıldı. Arkadaşların hepsi hizmet aşkıyla yapılması gereken her şeyi yaptı. Başarılı bir ameliyat geçirdik. 3 ay sonra ayağımın üstüne basabileceğimi söylediler. İki ayağımdan birinde büyük hasar meydana geldi, diğeri ise daha iyi durumda. Doktorlar başarılı bir operasyon geçirdiğimi ve kalıcı bir hasar olmayacağını söylediler. Emeği geçen tüm çalışanlara, başhekime şükranlarımı sunuyorum" dedi. "ABİMDEN ALACAKLARI VAR" Çelebi, olayın nasıl gerçekleştiğiyle ilgili olarak, "Benim ve ailemin adının böyle bir olay nedeniyle gündeme gelmesinden dolayı çok üzgünüm. Şahsıma yönelik bu saldırı ve yayınlanan haberler de üzücü. Bilgi kirliliği ortadan kalkmalı. Zanlı, 'para alacağım vardı ve vurdum' diyor. Benim parayla gündeme gelmem de hoş bir şey değil. DİSK olarak en önemli yanımız parasal konulardır. Duruşu, yaklaşımı ve harcamaları bellidir. Benim de, o şahısla 1 kuruşluk bir ilişkim olmadı. DİSK davasından hapis yatarken onlar Dev-Sol'dan yatıyorlardı. Beni mahalleden tanıyorlardı ve daha sonra yanıma uğradılar. Halıcılık yapıyordum ve şahsın abisine yardımcı oldum. Aldılar, sattılar ve abisiyle böyle bir ilişki içerisine girdik. İçtenlikle söylüyorum ki şahısla hiçbir ticari ilişkim olmadı; abisiyle oldu. Benim abim de abisinden borç almış. Bana da sordular ve 'böyle bir parayı ödeyebilir' dedim. Bu arkadaşlar beni vuruyorlar. DİSK Genel Başkanlığı makamı var ve bunu yapıyorlar. Abimden alacakları var... 'Ben sana 1995 yılında 225 bin mark verdim' diyor. 50 binini ödemişim 175 bin kalmış; ödememişim. Ama bu arkadaş şimdi piyasaya çıkıyor. Bunların hepsi hayali ve bu konuda toplumla yüzleşmeye hazırım. Bütün mal varlığımı, gelirlerimin tamamını şeffaflaştırmaya ve belgelerle ortaya koymaya hazırım. "DÜĞMEYE BASILMIŞ OLABİLİR" Burada iki temel nokta araştırılmalı. Psikolojik mi yoksa... Bu arkadaş gerçekten bunalım içinde değilse yani hastalığı yoksa başka türlü planlanmış organizasyon olarak tanımlarım. Bir yerden düğmeye basılmış olabilir. Psikolojik sorunu varsa o da tehlikeli ve sıkıntı verici bir şey. Yaklaşık 2 aydır bu işin peşinde. Bir iki defa alacağım var diye geldi. 'Böyle bir şey yok, uyduruyosun' dedim. '95 yılında verdim' dedi... Yeminlerin, kurulacak cümlelerin hepsini kendisine de kullandım. 'Kendini tedavi ettir' dedim ya da 'başka bir nedenle geliyorsundur' dedim. Burada söylediklerimi kendisine de aktardım. 'Para alırlar inkar ederler' dedi, 'sen de inkarcısın' dedi. 'Aramızdaki bu leşi kaldıracağız' dedi. Leş dediği para mı yoksa ben miyim? bilmiyorum tabi" dedi. OLAY ANI Çelebi, olay anını da, "Uzun süren bir tartışma sonrası; ki böyle bir para yok, bütün bir sülalemi bir araya getirsen böyle bir para çıkmaz, terledim diyerek ceketini çıkardı, kapıya yönelir gibi oldu ve kurşun sıkmaya başladı. Elimi yasladım. Koruma içeriye giriyordu, genel sekreter içerideydi ve müdahale etmeye çalıştı. Onlara 'müdahale etmeyin' dedi. Korumaya da çevirdi. Kapıyı itti ve kapattı. O an can havliyle ben ikinci şarjörü tabancasına koyarken eline dalıp kapıyı açtım ve içeriye gelip müdahale ettiler" şeklinde aktardı. "SENİ ÖLDÜRECEĞİM..." Saldırının öldürme amaçlı olup olmadığını konusunda da Çelebi, "Öldürme amaçlı değildi diyemem. İkinci şarjörü 'seni öldüreceğim' diyerek dolduruyordu. İlkini bacaklarıma sıktı. Ölümcül bir işe başladığı konusunda bir hissim var. Benim bazı kaygılarım var ancak bu çevre yaptı diye bir şey söyleyemem. Belirttiğim gibi iki temel nokta var. Ya psikolojik bir sorun var ya da çok iyi işlenmiş bir uygulama var. Şahıs birçok davadan yattı ve bunların içinde eroyin de bulunuyor. Sonuna kadar takip edeceğiz ama bir tek şu bilinsin ki kendisiyle ticari bir ilişkim yok. Ama kardeşiyle olmuştur; halı ticareti... Hapishaneden çıkan birçok arkadaşa da bunları yapmışımdır. 'İyilik yapmadım ki kötülük göreyim' derler ya ben bunlara iyilik yaptım ama..." ifadelerini kullandı. NE ZAMAN ÇIKACAK? Çelebi, taburcu tarihiyle ilgili olarak da, "Doktorlar 1 haftayı bulacak dedi. Bu süreçte yorgunluğumu da atarsam, belge ve bilgilerle kamuoyunu bilgilendirmeye çalışacağım. Ama dediğim gibi olayla ilgili ciddi kaygılar besliyorum" şeklinde konuştu.
Subscribe to:
Posts (Atom)









