Gurcistan BDT`den resmen cikti! 0 Kommentare
Gurcistan Parlementosu ,Gurcistan`nin Bagimsiz Devletler Toplulugu uyeliginden cikmasi icin hazirlanmis kanun tasarisini onayladi.
Gurcistan`da yaklasik 2 aydir suren muhalif gosteriler nedeniyle toplanamayan parlemento dun bir araya geldi.OParlemento oy birligi ile Gurcistan`nin resmen BDT`den cikmasini
kararlastirdi.
Parlemento Baskani David Bakradze ,Gurcistan`in bir yil oncesinden boyle bir kararinin oldugunu ve artik sona gelindigini ifade etti.
12 Agustos`ta Rusya ile Guney Osetya uzerinden cikan problemler yuzunden anlasmayan Gurcistan BDT`den ayrilacagini aciklamisti.
SSCB`nin dagilmasindan hemen sonra
Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, Rusya'nın eski etki alanını yeniden kazanma amacının ağırlıklı olarak hissedildiği, 12 devletten oluşan birliktir. Bağımsız Devletler Topluluğu, 21 Aralık 1991 tarihinde (Alma-Ata Zirvesi) kurulmuştur. Katılımcı ülke sayısı 11 olan Topluluğa Baltık Devletleri ve Türkmenistan (25 Ağustos 2005'ten beri tam üye değil) hariç, tüm eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri üye bulunmaktadır. Üye ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna'dır.
2008 Güney Osetya Savaşı ile başlayan ve Rusyayla aralarında çıkan savaş sonrası Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Bağımsız Devletler Topluluğundan (BDT) çıkmaya karar verdiklerini açıklamisti. (Gencligin Sesi)
kaynak : RIA Novosti
Gurcistan`da yaklasik 2 aydir suren muhalif gosteriler nedeniyle toplanamayan parlemento dun bir araya geldi.OParlemento oy birligi ile Gurcistan`nin resmen BDT`den cikmasini
kararlastirdi.
Parlemento Baskani David Bakradze ,Gurcistan`in bir yil oncesinden boyle bir kararinin oldugunu ve artik sona gelindigini ifade etti.
12 Agustos`ta Rusya ile Guney Osetya uzerinden cikan problemler yuzunden anlasmayan Gurcistan BDT`den ayrilacagini aciklamisti.
SSCB`nin dagilmasindan hemen sonra
Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, Rusya'nın eski etki alanını yeniden kazanma amacının ağırlıklı olarak hissedildiği, 12 devletten oluşan birliktir. Bağımsız Devletler Topluluğu, 21 Aralık 1991 tarihinde (Alma-Ata Zirvesi) kurulmuştur. Katılımcı ülke sayısı 11 olan Topluluğa Baltık Devletleri ve Türkmenistan (25 Ağustos 2005'ten beri tam üye değil) hariç, tüm eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri üye bulunmaktadır. Üye ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna'dır.
2008 Güney Osetya Savaşı ile başlayan ve Rusyayla aralarında çıkan savaş sonrası Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Bağımsız Devletler Topluluğundan (BDT) çıkmaya karar verdiklerini açıklamisti. (Gencligin Sesi)
kaynak : RIA Novosti
Yenikoy sahilinde G3 mermileri bulundu 0 Kommentare
Edinilen bilgiye göre; bir vatandaşın ihbarı üzerine Yeniköy Sahil'e gelen Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, deniz polisi ve dalgıç polislerin yardımıyla arama başlattı. Yaklaşık 300 metrelik sahil boyunca arama yapan polis, yaklaşık 2,5 saattir devam eden aramada denizin dibinde poşet içinde 200'ün üzerinde G-3 mermesi buldu. Mermileri dikkatle inceleyen polis ekipleri, plastik kutulara yerleştirdi.
Deniz dibindeki aramalara kısa bir süre ara verildiği öğrenildi. (AA)
Deniz dibindeki aramalara kısa bir süre ara verildiği öğrenildi. (AA)
Almanya Iran secimlerini yok sayacakmis! 0 Kommentare
Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, İran`da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimine hile karıştırıldığı yolunda çok sayıda haber olduğunu belirterek, ``bunların aydınlatılması konusunda diğer Avrupa ülkelerinin hükümetleriyle temasta olduklarını, bu durumu İran`a da bildirdiklerini`` söyledi.
Steinmeier, ZDF Televizyonu`na yaptığı açıklamada, göstericilere karşı takınılan tutumu da kınadıklarını ve bunun kabul edilemez olduğunu bildirdi.
``Tüm bu gelişmelerden ötürü İran`ın Almanya Büyükelçisi`nin bugün bakanlığa çağrılması direktifi verdiğini`` ifade eden Steinmeier, diğer Avrupa ülkelerinin hükümetleriyle birlikte İran`a, seçim sonuçlarına ilişkin belirsizlikleri acilen gidermesi çağrısı yaptıklarını, aksi halde, seçim sonuçlarını ``ciddiye alıp almama konusunda bir belirsizlik olacağını`` kaydetti.
Steinmeier, ZDF Televizyonu`na yaptığı açıklamada, göstericilere karşı takınılan tutumu da kınadıklarını ve bunun kabul edilemez olduğunu bildirdi.
``Tüm bu gelişmelerden ötürü İran`ın Almanya Büyükelçisi`nin bugün bakanlığa çağrılması direktifi verdiğini`` ifade eden Steinmeier, diğer Avrupa ülkelerinin hükümetleriyle birlikte İran`a, seçim sonuçlarına ilişkin belirsizlikleri acilen gidermesi çağrısı yaptıklarını, aksi halde, seçim sonuçlarını ``ciddiye alıp almama konusunda bir belirsizlik olacağını`` kaydetti.
112.element kesif edildi! 0 Kommentare
Elementlerin periyodik tablosuna eklenen bu yeni maddenin henüz bir adı yok; ondan `süper ağır 112. element` diye söz ediliyor.
112 sayısı, atomdaki proton sayısına işaret ediyor.
Bu element, hidrojenden 277 kez daha ağır.
Ağır İyon Araştırma Merkezi`nde Sigurd Hoffman liderliğinde çalışan ekip, 1976`dan beri yeni elementler arıyor.
Bu ekip bundan önce de tabloya 107.-111. elementleri eklemişti.
Bunlar da 112. element gibi, laboratuar ortamında parçacık hızlandırıcılar kullanılarak üretilmişti.
112. element de 120 metre uzunluğundaki bir parçacık hızlandırıcıda, çinko ve kurşun atomları çarpıştırılarak meydana getirildi.
Bu yolla yeni elementler üretme, çok zor ve başarı şansı düşük bir işlem.
Üstelik üretilen atomlar da istikrarlı ya da kimyadaki ifadesi ile `kararlı` olmuyor ve birkaç milisaniye içinde parçalanıyor.
Bu nedenle 112. elementin bugüne dek yalnızca birkaç atomu gözlemlenebildi.
Hoffman ve ekibinin ilk olarak 1996`da keşfettiği elementin bağımsız uzmanlarca da gözlemlenip doğrulanması, 13 yıl aldı.
Önemi
Bu buluşun önemini sorduğumuz kimyager Doktor John Kalman, `Sanıyorum bu nelerin var olabileceği ve atomların bir araya gelerek neleri oluşturabileceğini anlama konusunda ufkumuzu genişletiyor.` diyor.
Bu bilgi de örneğin nükleer santrallerin ya da atom bombalarının işleyişini daha iyi anlamamıza yarayabilir.
Doktor Kalman`a göre bir atom ne kadar büyük olursa o kadar kararsız oluyor.
82 numaralı atomdan daha ağır bir atom da bulunmuyor. İçinde 82 proton bulunan bu atom da kurşun.
Doktor Kalman `Bunun üzerindeki her element radyoaktiftir. Yani kararlı hale dönüşmek için, aşamalı olarak azalır. Kısacası kurşundan sonraki her element bir şekilde radyoaktiftir. Bunların bazıları fazla radyoaktif değildir. Yani yarılanma ömürleri daha uzun sürebilir. Ama ortaya çıkan son elementin yarılanma ömrü yarım dakika.` diyor.
Yarış sürüyor
Peki elementlerin periyodik cetveli nereye kadar uzayacak; bir noktada durması gerekmiyor mu?
Doğada doğal olarak bulunan son element, 1925 yılında keşfedilmişti.
Halen Rusya, ABD ve Japonya`dan ekipler yeni ve daha ağır elementler keşfetmek için birbirleri ile yarış halinde.
2006`da Rusya`daki Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsü 118. elementi keşfettiğini ilan etti.
Kaliforniyum bir hedefin, kalsiyum iyonlarından oluşan bir ışın ile bombardımana tutulması yoluyla yapılan bu keşif, henüz bağımsız uzmanlarca doğrulanamadı.
Sigurd Hoffman ise gözünü daha da yükseklere dikmiş durumda.
`Biz aynı deneyi yaparak 120. elementi elde etmeye çalıştık.` diyor.
`Henüz 120. elementi göremedik ama var olduğuna inanıyoruz ve ışınlama süremizi uzatabilirsek, bunu da üretebiliriz.`
`Bu bir yarış ve yarışta kazanan taraf olmak çok güzel.`
112 sayısı, atomdaki proton sayısına işaret ediyor.
Bu element, hidrojenden 277 kez daha ağır.
Ağır İyon Araştırma Merkezi`nde Sigurd Hoffman liderliğinde çalışan ekip, 1976`dan beri yeni elementler arıyor.
Bu ekip bundan önce de tabloya 107.-111. elementleri eklemişti.
Bunlar da 112. element gibi, laboratuar ortamında parçacık hızlandırıcılar kullanılarak üretilmişti.
112. element de 120 metre uzunluğundaki bir parçacık hızlandırıcıda, çinko ve kurşun atomları çarpıştırılarak meydana getirildi.
Bu yolla yeni elementler üretme, çok zor ve başarı şansı düşük bir işlem.
Üstelik üretilen atomlar da istikrarlı ya da kimyadaki ifadesi ile `kararlı` olmuyor ve birkaç milisaniye içinde parçalanıyor.
Bu nedenle 112. elementin bugüne dek yalnızca birkaç atomu gözlemlenebildi.
Hoffman ve ekibinin ilk olarak 1996`da keşfettiği elementin bağımsız uzmanlarca da gözlemlenip doğrulanması, 13 yıl aldı.
Önemi
Bu buluşun önemini sorduğumuz kimyager Doktor John Kalman, `Sanıyorum bu nelerin var olabileceği ve atomların bir araya gelerek neleri oluşturabileceğini anlama konusunda ufkumuzu genişletiyor.` diyor.
Bu bilgi de örneğin nükleer santrallerin ya da atom bombalarının işleyişini daha iyi anlamamıza yarayabilir.
Doktor Kalman`a göre bir atom ne kadar büyük olursa o kadar kararsız oluyor.
82 numaralı atomdan daha ağır bir atom da bulunmuyor. İçinde 82 proton bulunan bu atom da kurşun.
Doktor Kalman `Bunun üzerindeki her element radyoaktiftir. Yani kararlı hale dönüşmek için, aşamalı olarak azalır. Kısacası kurşundan sonraki her element bir şekilde radyoaktiftir. Bunların bazıları fazla radyoaktif değildir. Yani yarılanma ömürleri daha uzun sürebilir. Ama ortaya çıkan son elementin yarılanma ömrü yarım dakika.` diyor.
Yarış sürüyor
Peki elementlerin periyodik cetveli nereye kadar uzayacak; bir noktada durması gerekmiyor mu?
Doğada doğal olarak bulunan son element, 1925 yılında keşfedilmişti.
Halen Rusya, ABD ve Japonya`dan ekipler yeni ve daha ağır elementler keşfetmek için birbirleri ile yarış halinde.
2006`da Rusya`daki Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsü 118. elementi keşfettiğini ilan etti.
Kaliforniyum bir hedefin, kalsiyum iyonlarından oluşan bir ışın ile bombardımana tutulması yoluyla yapılan bu keşif, henüz bağımsız uzmanlarca doğrulanamadı.
Sigurd Hoffman ise gözünü daha da yükseklere dikmiş durumda.
`Biz aynı deneyi yaparak 120. elementi elde etmeye çalıştık.` diyor.
`Henüz 120. elementi göremedik ama var olduğuna inanıyoruz ve ışınlama süremizi uzatabilirsek, bunu da üretebiliriz.`
`Bu bir yarış ve yarışta kazanan taraf olmak çok güzel.`
`Tarihi direnis`in uzerinden 39 yil gecti 0 Kommentare
İşçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlayan, toplu sözleşme ve grev haklarının önüne geçen Sendikalar Yasası'na karşı harekete geçen işçilerin iki gün süren grev direnişinin arından 3 işçi, 1 polis bir de esnaf yaşamını yitirirken, AP ve CHP'nin istemiyle çıkan yasa iptal edildi.
Çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Kanunu ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik öngören bir yasa tasarısı hazırlama konusunda işbirliğine giren Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi, hazırladıkları yasa tasarısını 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onayına sokarak yürürlüğe soktu. İçeriğinde işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlayan, sendika değiştirmeyi güçleştiren, toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlayan hükümler içeren söz konusu yasa tasarısına göre, bir sendikanın Türkiye genelinde faaliyet gösterebilmesi için mevcut işkolunda sigortalı çalışanların üçte birini örgütlemesi gerekiyordu. Tasarıya göre yine konfederasyon faaliyetinin yürütülebilmesi için de sigortalı işçilerin üçte biri kadar üyeye sahip olma zorunluluğu şart koşuldu.
Başbakanlığını Süleyman Demirel'in yaptığı hükümet tarafından koşul olarak ortaya konulan oranın, o yıllarda devam eden direniş ve grevlerin sendikal örgütleyicisi olarak DİSK'in engellemek istenmesi ve Türk-İş'ten DİSK'e geçişlerin önünün kesilmesi için çıkarıldığı düşünülen yasaya DİSK tepki gösterdi.
DİSK, yasa tasarısına karşı direniş kararı aldı
Tasarının işçilerin mevcut tüm sendikal haklarını ellerinden alacağı ve ileriye dönük olarak hak mücadelesi vermenin önünde engel oluşturacağının anlaşılmasıyla birlikte yeni tasarıya tepki gösteren DİSK ve bağlı sendikaların yanı sıra kararın alındığı mecliste grubu bulunan Türkiye İşçi Partisi (TİP) de değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı. TİP ayrıca yasayla ilgili iptal davası açtı. TİP tarafından açılan iptal davasının yanında yürürlüğe sokulan yasanın geri çekilmesi için Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel ile bir araya gelerek görüşen DİSK yöneticileri, yasanın değiştirilmesine ilişkin herhangi bir sonuç alamadı. Bunun üzerine DİSK karardan üç gün sonra 14 Haziran 1970 tarihinde yaptıkları toplantı sonrasında direniş kararı aldı.
İşçilerin direnişi 15 Haziran'da başladı
DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri ile 15 Haziran 1970 sabahı İstanbul, İzmit ve Gebze'de 100 bine yakın işçinin 113 işyerinde birden iş bırakarak belli başlı merkezlerden yürüyüşe geçmesiyle birlikte tarihi direniş başlatılmış oldu. Son 1 buçuk yıl içerisinde bazı büyük fabrikalarda çeşitli işçi hareketleri ve direnişlerinin sürüyor olması birçok fabrikada ve işçi semtinde var olan gerginliği iyice arttırdı. Gebze bölgesinde bulunan sanayi işçileri tren ve karayollarını kesip, Ankara asfaltı üzerinden yürüyüşe geçti. Yürüyüşe Göztepe dolaylarında Otosan Fabrikası işçileri ile DMO işçileri de katılarak destek verdi. Anadolu Yakası'nda oluşturulan bir diğer yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe'den, Üsküdar'a doğru yürüyordu. Aynı sıralarda Avrupa Yakası'nda, Topkapı, Haliç çevresi, Eyüp, Kâğıthane ve Levent'te de direniş başlatıp yürüyüşe geçen yüzlerce emekçi işçi caddeleri, meydanları ve sokakları adeta işgal etmişlerdi.
Sıkıyönetim ilan edildi
Direniş kararıyla birlikte 15 Haziran'da sokaklara dökülen DİSK'e bağlı sendika işçilerine, üniversite öğrencilerinin yanı sıra Türk-İş'e bağlı bazı işçiler de katılıp dayanışma örneği olarak destek verdi. İşçiler, direnişin ilk gününde herhangi bir müdahaleyle karşı karşıya kalmazken akşam saatlerinde toplanan Bakanlar Kurulu, 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. 16 Haziran Salı sabahı Anadolu Yakası'nda yine Kadıköy ve Üsküdar'a doğru yürüyüşe geçerek direnişlerini sürdüren işçiler, karşılarında coplu, tabancalı toplum polisleri ve tanklı, tüfekli, süngülü askerler buldu. Kurulan barikatlarla önleri kesilen işçilerle güvenlik güçleri arasında ilk büyük çatışma burada başladı. Avrupa Yakası'nda da durum farksız değildi. Taksim'de buluşmak üzere şehir merkezine doğru harekete geçen işçi kafileleri Topkapı, Alibeyköy, Eminönü, Unkapanı yönlerinden yürüyüşe başlamışken, burada da işçilerin yürüyüşünü engellemek amacıyla Haliç'teki köprüler güpegündüz açılmış ve vapur seferleri iptal edilmişti. Askeri birliklerin seferber edildiği merkezi yerlerde ve Valilik önünde de işçilere karşı barikatlar kurulurken, özellikle Levent ve Kadıköy'de engelleme daha da ileri götürülerek polis ve askerler tarafından işçilerin üzerlerine ateş açıldı. Açılan ateş ve çıkan olaylar sonucunda Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak isimli üç kişinin yanı sıra Yusuf Kahraman adlı toplum polisi ile olayları izleyen dükkân sahibi Abdurrahman Bozkurt yaşamını yitirdi.
TİP'ten ayrı olarak olayların ardından CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve Genel Sekreter Bülent Ecevit'in Anayasa Mahkemesi'ne itirazıyla işçilerin direnişe geçtiği yasa 'Anayasa Mahkemesi'ne aykırı olduğu' için iptal edildi. Yasa olayların ardından 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla ilgili olarak açılan ilk dava düşse de daha sonraki DİSK ile ilgili bütün davalarda tekrar gündeme geldi. 1980 darbesi sonrası 1477 sendikacı için ağır müebbet cezası 52 sanık için de idam istenen DİSK davasında da 15-16 Haziran olayları da delil olarak gösterildi.
Tanıklar anlatıyor...
'İşçiler her şeyi göze almıştı'
Maden-İş Sendikası'nda o dönem Yönetim Kurulu Üyesi olan Hilmi Şindi, Türkiye'de 1963 yılına kadar işçi sınıfının herhangi bir sosyal hakkı olmadığını belirterek, DİSK'in kurulmasının işçi sınıfının anti-demokratik yasalara karşı durmasında büyük rolü olduğunu söyledi. Şindi, DİSK'in öncülüğünde yükselişe geçen işçi hareketinin tekelci burjuvaziyi korkutmaya başladığını ve bu yükselişe karşı önlem almak isteyen burjuvazinin İş Kanunu ve Sendikalar Yasası ile DİSK'in önünü kesmeye çalıştığını vurguladı. DİSK'in önünü kesmeye çalışan bu adımların atılmasıyla birlikte yönetim kurulu tarafından tekelci kapitalizme karşı mücadele edilmesi gerektiği yönünde alınan direniş başlatma kararının organize bir şekilde tüm işyerlerine tebliğ edildiğini belirten Şindi, gönderilen tebligatlarda yürütülecek eylem planından hiçbir şekilde geri dönüş olmayacağının kesin olarak aktarıldığını anlattı. Alınan kararın işçilerde zaten var olan inancı daha da yüksek noktaya taşıdığını ifade dene Şindi, 'Gasp edilmek istenilen hakları için sokaklara dökülen işçiler için bu inanç o kadar yüksek boyutlara ulaşmıştı ki işçilerin tümü göz altına alınabileceğini, tutuklanabileceğini ve ya işkencelerden geçirilebileceğini bile bile yine de meydanlara çıktı' dedi.
'İşçiler ayakkabılarını polise fırlatıyordu'
Şindi, alınan direniş kararıyla 15 Haziran'da sokaklara çıkan işçilerin ortaya koyduğu mücadelenin önünü kesmek ve direncini kırmak amacıyla alınan sıkıyönetim kararının da işçilerin ertesi gün yine meydanlara çıkmasına engel olmadığını vurguladı. Şindi, 16 Haziran'da Taksim'e ulaşmak amacıyla Levent istikametinden yürüyüşe geçen kortejde yaşanılanları şöyle aktardı: ' Yürüyüşümüzü engellemek isteyen polisler barikatlar kurarak geçişimize izin vermeyeceklerini söyledi. İzin verilmeyeceğini bilmemize rağmen kararlı bir şekilde yürüyüşümüzü gerçekleştireceğimizi belirttiğimizde ise polisin müdahalesiyle karşılaştık. İlk müdahale sırasında ön saflarda yer alan bayan arkadaşların ağır şekilde darp edilmesi üzerine kitle büyük bir öfkeyle polisle çatışmaya başladı. Çatışmalar öyle bir hale büründü ki aldıkları cop darbeleriyle yüzü gözü kan içinde adeta sarhoş dönmüş işçiler, tekrar tekrar polis barikatına yükleniyordu. Ellerine ne geçerse polise fırlatıyordu insanlar, olaylar o boyuta vardı ki işçilerin çoğu ayakkabılarını çıkartıp polise fırlatıyordu.'
'Direniş boyunca İstanbul, işçiler için dünyanın en özgür kenti oldu'
15-16 Haziran direnişini 'Büyük İşçi Ayaklanması' olarak adlandıran Gazeteci-Yazar Veysi Sarısözen ise olayların çıkışının temelinde ekonomik nedenlerin yer almadığına işaret ederken, yaşanan patlamanın asıl nedeni olarak Demirel Hükümeti'nin Türk-İş ve CHP'nin de desteğiyle çıkarttığı yasa ile DİSK'in tasfiye edilmek istenmesine karşı, işçi sınıfının sendikal özgürlükleri için büyük bir öfkeyle sokağa çıkıp haklarını kahramanca savunmasını gösterdi. Direnişin sürdüğü iki gün boyunca İstanbul'un işçiler için dünyanın en özgür kenti haline geldiğini belirten Sarısözen, polis ve ordu birliklerinin yüz binlerce öfkeli ve kavgaya hazır işçi kitleleri karşısında çaresiz kaldığını söyledi. Sarısözen 15-16 günleri için DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in şu ifadeleri kullandığını aktardı : 'İşçiler kendi elleri ve akıllarıyla ürettikleri her şeyi tek kuruş ödemeden sahiplendi. Vapurlara, kamyonlara, trenlere ücretsiz bindiler. Makbuz karşılığı benzin, mazot, gazoz ve bisküvi aldılar.'
Türkiye tarihinde 15-16 Haziran'ın işçi sınıfı açısından zaferle sonuçlanan ilk politik genel grev, eşi görülmemiş 'silahsız ayaklanma' ve 'sivil itaatsizlik' hareketi olduğunu da ifade eden Sarısözen, bu iki gün boyunca kararlı bir biçimde sürdürülen mücadele karşısında Hükümet, CHP ve Türk-İş'in DİSK karşısında geri adım atarak, yasa değişikliğini geri çekmek zorunda kaldığını söyledi. DİSK'in tasfiyesinin amaçlandığını ancak sonuca ulaşmadığını kaydeden Sarısözen, 'O güne kadar Türkiye sosyalist hareketine musallat olan cuntacı, darbeci, millici akım, bizzat işçi sınıfının bu büyük hareketi ile iflas etti. Bunun rövanşını 12 Eylül darbesiyle birlikte Koç ve Sabancı grupları işçi sınıfından aldı' diye konuştu.
İşçi sınıfı saflarındaki durgunluğun nedeni 'düşmanca tutum'
Aradan geçen 39 yılın ardından bu günü değerlendiren Sarısözen, 'Kimi solcuların hala politik, askeri vesayet ve Kürt sorununda çözümsüzlük konusunda kılını kıpırdatmayacak olan işçi sınıfı ve emekçilerin, kriz koşullarında ayağa kalkacak beklentisi içerisinde olması gerçekdışıdır. Bu ekonomist görüş hiç bir zaman için doğrulanmadı' dedi. Sarısözen, bugün kriz koşullarında işçi sınıfı saflarındaki durgunluğunu, 'Solun bir kısmının milliyetçiliğin, laiklik adına Müslüman emekçilerden uzaklaşmasının ve 15-16 Haziran'da Türk kardeşiyle omuz omuza ayaklanan Kürt işçilerinin kendi bağımsız siyasi hareketine düşmanca tutum almasının hazin bir sonucuna' bağladı. Sarısözen, işçi sınıfının birliğinin ancak demokrasi mücadelesi içerisinde, askeri vesayete ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme mücadelesiyle, tekellerin krizin yükünü onların sırtına yükleme siyasetine karşı mücadeleyi birleştirerek gerçekleştirilebileceğini aktardı.(DİHA)
Çalışma yaşamı ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Kanunu ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik öngören bir yasa tasarısı hazırlama konusunda işbirliğine giren Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi, hazırladıkları yasa tasarısını 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onayına sokarak yürürlüğe soktu. İçeriğinde işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlayan, sendika değiştirmeyi güçleştiren, toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlayan hükümler içeren söz konusu yasa tasarısına göre, bir sendikanın Türkiye genelinde faaliyet gösterebilmesi için mevcut işkolunda sigortalı çalışanların üçte birini örgütlemesi gerekiyordu. Tasarıya göre yine konfederasyon faaliyetinin yürütülebilmesi için de sigortalı işçilerin üçte biri kadar üyeye sahip olma zorunluluğu şart koşuldu.
Başbakanlığını Süleyman Demirel'in yaptığı hükümet tarafından koşul olarak ortaya konulan oranın, o yıllarda devam eden direniş ve grevlerin sendikal örgütleyicisi olarak DİSK'in engellemek istenmesi ve Türk-İş'ten DİSK'e geçişlerin önünün kesilmesi için çıkarıldığı düşünülen yasaya DİSK tepki gösterdi.
DİSK, yasa tasarısına karşı direniş kararı aldı
Tasarının işçilerin mevcut tüm sendikal haklarını ellerinden alacağı ve ileriye dönük olarak hak mücadelesi vermenin önünde engel oluşturacağının anlaşılmasıyla birlikte yeni tasarıya tepki gösteren DİSK ve bağlı sendikaların yanı sıra kararın alındığı mecliste grubu bulunan Türkiye İşçi Partisi (TİP) de değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı. TİP ayrıca yasayla ilgili iptal davası açtı. TİP tarafından açılan iptal davasının yanında yürürlüğe sokulan yasanın geri çekilmesi için Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel ile bir araya gelerek görüşen DİSK yöneticileri, yasanın değiştirilmesine ilişkin herhangi bir sonuç alamadı. Bunun üzerine DİSK karardan üç gün sonra 14 Haziran 1970 tarihinde yaptıkları toplantı sonrasında direniş kararı aldı.
İşçilerin direnişi 15 Haziran'da başladı
DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri ile 15 Haziran 1970 sabahı İstanbul, İzmit ve Gebze'de 100 bine yakın işçinin 113 işyerinde birden iş bırakarak belli başlı merkezlerden yürüyüşe geçmesiyle birlikte tarihi direniş başlatılmış oldu. Son 1 buçuk yıl içerisinde bazı büyük fabrikalarda çeşitli işçi hareketleri ve direnişlerinin sürüyor olması birçok fabrikada ve işçi semtinde var olan gerginliği iyice arttırdı. Gebze bölgesinde bulunan sanayi işçileri tren ve karayollarını kesip, Ankara asfaltı üzerinden yürüyüşe geçti. Yürüyüşe Göztepe dolaylarında Otosan Fabrikası işçileri ile DMO işçileri de katılarak destek verdi. Anadolu Yakası'nda oluşturulan bir diğer yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe'den, Üsküdar'a doğru yürüyordu. Aynı sıralarda Avrupa Yakası'nda, Topkapı, Haliç çevresi, Eyüp, Kâğıthane ve Levent'te de direniş başlatıp yürüyüşe geçen yüzlerce emekçi işçi caddeleri, meydanları ve sokakları adeta işgal etmişlerdi.
Sıkıyönetim ilan edildi
Direniş kararıyla birlikte 15 Haziran'da sokaklara dökülen DİSK'e bağlı sendika işçilerine, üniversite öğrencilerinin yanı sıra Türk-İş'e bağlı bazı işçiler de katılıp dayanışma örneği olarak destek verdi. İşçiler, direnişin ilk gününde herhangi bir müdahaleyle karşı karşıya kalmazken akşam saatlerinde toplanan Bakanlar Kurulu, 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. 16 Haziran Salı sabahı Anadolu Yakası'nda yine Kadıköy ve Üsküdar'a doğru yürüyüşe geçerek direnişlerini sürdüren işçiler, karşılarında coplu, tabancalı toplum polisleri ve tanklı, tüfekli, süngülü askerler buldu. Kurulan barikatlarla önleri kesilen işçilerle güvenlik güçleri arasında ilk büyük çatışma burada başladı. Avrupa Yakası'nda da durum farksız değildi. Taksim'de buluşmak üzere şehir merkezine doğru harekete geçen işçi kafileleri Topkapı, Alibeyköy, Eminönü, Unkapanı yönlerinden yürüyüşe başlamışken, burada da işçilerin yürüyüşünü engellemek amacıyla Haliç'teki köprüler güpegündüz açılmış ve vapur seferleri iptal edilmişti. Askeri birliklerin seferber edildiği merkezi yerlerde ve Valilik önünde de işçilere karşı barikatlar kurulurken, özellikle Levent ve Kadıköy'de engelleme daha da ileri götürülerek polis ve askerler tarafından işçilerin üzerlerine ateş açıldı. Açılan ateş ve çıkan olaylar sonucunda Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak isimli üç kişinin yanı sıra Yusuf Kahraman adlı toplum polisi ile olayları izleyen dükkân sahibi Abdurrahman Bozkurt yaşamını yitirdi.
TİP'ten ayrı olarak olayların ardından CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve Genel Sekreter Bülent Ecevit'in Anayasa Mahkemesi'ne itirazıyla işçilerin direnişe geçtiği yasa 'Anayasa Mahkemesi'ne aykırı olduğu' için iptal edildi. Yasa olayların ardından 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla ilgili olarak açılan ilk dava düşse de daha sonraki DİSK ile ilgili bütün davalarda tekrar gündeme geldi. 1980 darbesi sonrası 1477 sendikacı için ağır müebbet cezası 52 sanık için de idam istenen DİSK davasında da 15-16 Haziran olayları da delil olarak gösterildi.
Tanıklar anlatıyor...
'İşçiler her şeyi göze almıştı'
Maden-İş Sendikası'nda o dönem Yönetim Kurulu Üyesi olan Hilmi Şindi, Türkiye'de 1963 yılına kadar işçi sınıfının herhangi bir sosyal hakkı olmadığını belirterek, DİSK'in kurulmasının işçi sınıfının anti-demokratik yasalara karşı durmasında büyük rolü olduğunu söyledi. Şindi, DİSK'in öncülüğünde yükselişe geçen işçi hareketinin tekelci burjuvaziyi korkutmaya başladığını ve bu yükselişe karşı önlem almak isteyen burjuvazinin İş Kanunu ve Sendikalar Yasası ile DİSK'in önünü kesmeye çalıştığını vurguladı. DİSK'in önünü kesmeye çalışan bu adımların atılmasıyla birlikte yönetim kurulu tarafından tekelci kapitalizme karşı mücadele edilmesi gerektiği yönünde alınan direniş başlatma kararının organize bir şekilde tüm işyerlerine tebliğ edildiğini belirten Şindi, gönderilen tebligatlarda yürütülecek eylem planından hiçbir şekilde geri dönüş olmayacağının kesin olarak aktarıldığını anlattı. Alınan kararın işçilerde zaten var olan inancı daha da yüksek noktaya taşıdığını ifade dene Şindi, 'Gasp edilmek istenilen hakları için sokaklara dökülen işçiler için bu inanç o kadar yüksek boyutlara ulaşmıştı ki işçilerin tümü göz altına alınabileceğini, tutuklanabileceğini ve ya işkencelerden geçirilebileceğini bile bile yine de meydanlara çıktı' dedi.
'İşçiler ayakkabılarını polise fırlatıyordu'
Şindi, alınan direniş kararıyla 15 Haziran'da sokaklara çıkan işçilerin ortaya koyduğu mücadelenin önünü kesmek ve direncini kırmak amacıyla alınan sıkıyönetim kararının da işçilerin ertesi gün yine meydanlara çıkmasına engel olmadığını vurguladı. Şindi, 16 Haziran'da Taksim'e ulaşmak amacıyla Levent istikametinden yürüyüşe geçen kortejde yaşanılanları şöyle aktardı: ' Yürüyüşümüzü engellemek isteyen polisler barikatlar kurarak geçişimize izin vermeyeceklerini söyledi. İzin verilmeyeceğini bilmemize rağmen kararlı bir şekilde yürüyüşümüzü gerçekleştireceğimizi belirttiğimizde ise polisin müdahalesiyle karşılaştık. İlk müdahale sırasında ön saflarda yer alan bayan arkadaşların ağır şekilde darp edilmesi üzerine kitle büyük bir öfkeyle polisle çatışmaya başladı. Çatışmalar öyle bir hale büründü ki aldıkları cop darbeleriyle yüzü gözü kan içinde adeta sarhoş dönmüş işçiler, tekrar tekrar polis barikatına yükleniyordu. Ellerine ne geçerse polise fırlatıyordu insanlar, olaylar o boyuta vardı ki işçilerin çoğu ayakkabılarını çıkartıp polise fırlatıyordu.'
'Direniş boyunca İstanbul, işçiler için dünyanın en özgür kenti oldu'
15-16 Haziran direnişini 'Büyük İşçi Ayaklanması' olarak adlandıran Gazeteci-Yazar Veysi Sarısözen ise olayların çıkışının temelinde ekonomik nedenlerin yer almadığına işaret ederken, yaşanan patlamanın asıl nedeni olarak Demirel Hükümeti'nin Türk-İş ve CHP'nin de desteğiyle çıkarttığı yasa ile DİSK'in tasfiye edilmek istenmesine karşı, işçi sınıfının sendikal özgürlükleri için büyük bir öfkeyle sokağa çıkıp haklarını kahramanca savunmasını gösterdi. Direnişin sürdüğü iki gün boyunca İstanbul'un işçiler için dünyanın en özgür kenti haline geldiğini belirten Sarısözen, polis ve ordu birliklerinin yüz binlerce öfkeli ve kavgaya hazır işçi kitleleri karşısında çaresiz kaldığını söyledi. Sarısözen 15-16 günleri için DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in şu ifadeleri kullandığını aktardı : 'İşçiler kendi elleri ve akıllarıyla ürettikleri her şeyi tek kuruş ödemeden sahiplendi. Vapurlara, kamyonlara, trenlere ücretsiz bindiler. Makbuz karşılığı benzin, mazot, gazoz ve bisküvi aldılar.'
Türkiye tarihinde 15-16 Haziran'ın işçi sınıfı açısından zaferle sonuçlanan ilk politik genel grev, eşi görülmemiş 'silahsız ayaklanma' ve 'sivil itaatsizlik' hareketi olduğunu da ifade eden Sarısözen, bu iki gün boyunca kararlı bir biçimde sürdürülen mücadele karşısında Hükümet, CHP ve Türk-İş'in DİSK karşısında geri adım atarak, yasa değişikliğini geri çekmek zorunda kaldığını söyledi. DİSK'in tasfiyesinin amaçlandığını ancak sonuca ulaşmadığını kaydeden Sarısözen, 'O güne kadar Türkiye sosyalist hareketine musallat olan cuntacı, darbeci, millici akım, bizzat işçi sınıfının bu büyük hareketi ile iflas etti. Bunun rövanşını 12 Eylül darbesiyle birlikte Koç ve Sabancı grupları işçi sınıfından aldı' diye konuştu.
İşçi sınıfı saflarındaki durgunluğun nedeni 'düşmanca tutum'
Aradan geçen 39 yılın ardından bu günü değerlendiren Sarısözen, 'Kimi solcuların hala politik, askeri vesayet ve Kürt sorununda çözümsüzlük konusunda kılını kıpırdatmayacak olan işçi sınıfı ve emekçilerin, kriz koşullarında ayağa kalkacak beklentisi içerisinde olması gerçekdışıdır. Bu ekonomist görüş hiç bir zaman için doğrulanmadı' dedi. Sarısözen, bugün kriz koşullarında işçi sınıfı saflarındaki durgunluğunu, 'Solun bir kısmının milliyetçiliğin, laiklik adına Müslüman emekçilerden uzaklaşmasının ve 15-16 Haziran'da Türk kardeşiyle omuz omuza ayaklanan Kürt işçilerinin kendi bağımsız siyasi hareketine düşmanca tutum almasının hazin bir sonucuna' bağladı. Sarısözen, işçi sınıfının birliğinin ancak demokrasi mücadelesi içerisinde, askeri vesayete ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme mücadelesiyle, tekellerin krizin yükünü onların sırtına yükleme siyasetine karşı mücadeleyi birleştirerek gerçekleştirilebileceğini aktardı.(DİHA)
Tesvik ve Istihdam paketyi aciklandi! 0 Kommentare
Basının karşısına ekonomi kurmaylarıyla birlikte çıkan Başbakan Tayyip Erdoğan paketi duyururken, küresel ekonomik krizin etkilerini de 'teğet geçmeden' kabul etti. Hükümetin yeni paketini birçok çevre tepkiyle karşıladı. Tepkilerin merkezinde öncelikli konu, teğet geçmediği anlaşılan ekonomik krize alınan tedbirlerin yetersizliğiydi. Krize karşı kamuoyu, hükümetten işsizlik, kıdem tazminatı ve sendikal yasaların yeniden düzenlenmesi, toplu iş sözleşme görüşmelerinde sendikaların esas alınması, çalışma hayatında iyileştirme, farklı iş kolları ve sektörlerin desteklenmesi için adım bekliyordu. Pakette, köklü çözümler yerine ara formülleri, geçici, günü kurtarmaya çalışan yaklaşımları fark eden kamuoyu, AKP'nin yapısal sorunları çözebilecek kabiliyet ve niyetini sorgulamaya geçti. Bu kamuoyunun tepki ve refleksleri açısından önemlidir. Ancak AKP'nin yeniden keşfinin yarattığı hayal kırıklığı üzerinde de durulmalıdır. Çünkü AKP'nin esas aldığı pragmatist çizgi kendileri tarafından defalarca dillendirildi. Durumdan vazife çıkarmasının ötesinde Türkiye'nin ağır ve acil sorunlarına çözüm üretemeyeceği defalarca kanıtlandı. Sadece AKP döneminde açıklanan paket saysısı yenilerle birlikte yedi olduğu düşünülürse durum dahada anlaşılır olacaktır. Paket açıklanırken Başbakan'ın 'Harcayacak para yok diyenler yanılıyor. Kusura bakmayın arkadaşlar halkta para var' sözleri dahi durumu özetlemeye yetmektedir.
Köklü çözüm bulunmuyor
Ancak yinede pakete ilişkin bir kaç hususu vurgulamak sadeleştirmek açısından önemli olacaktır. Paket,Türkiye'yi gelişmişlik düzeyine göre dört bölgeye ayırmakta. 1. Bölge'de, ağırlıklı olarak motorlu kara taşıtları ve yan sanayi, elektronik, ilaç, makine imalat ve tıbbi, hassas ve optik alet yatırımları gibi yüksek teknoloji gerektiren yatırımların teşviki düşünülüyor. 2. Bölgede teknoloji yoğunluklu sektörler desteklenecek. Bu çerçevede; ağırlıklı olarak, makine imalat, akıllı çok fonksiyonlu tekstil, metalik olmayan mineral ürünler (cam, seramik, karo, yalıtım malzemeleri vb) kağıt, gıda ve içecek imalatı gibi sektörler yer alıyor. 3. ve 4. bölgeleri oluşturan bölgede ise tarım ve tarıma dayalı imalat sanayi, konfeksiyon, deri, plastik, kauçuk, metal eşya gibi emek yoğunluğu sektörlerin yanı sıra turizm, sağlık ve eğitim yatırımları öne çıkarılmış durumda. Vergi ve faiz indirimlerini ise hükümet tüm bölgelere göre değişken biçimde düşünüyor. Bölgeler arası dengesizliğin ekonomik sebeplerden kaynaklı olduğunu ispatlamaya çalışan paket, asli sebebi oluşturan siyasal yaklaşımla ilgili herhangi bir çözümleme yada ibare kullanmazken, ekonomik reçetenin her sorunu çözebileceğine iman ettirmeye çalışıyor.
Pakette ikinci ana başlık ise istihdamla ilgili. Türkiye'nin kronik sorunu haline gelen işsizlikle mücadele için iş başı eğitimi adıyla 6 aylık staj programları uygulanarak mesleki eğitim kazandırılması böylelikle de 100 bin kişiye iş olanağı yaratmayı öngörüyor. 500 bin kişiye kamuda geçici iş sağlanacağı şeklinde gündeme gelen kamu yararına çalışma uygulaması ise daha az sayıda kişiyi kapsıyor.Türkiye'de işsizlik için açıklanan resmi oran ise 16.1. Bu rakam tam karşılığı 3 milyon 802 bin kişi. Emek sendikaları ise bu oranın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Her gün kapanan işyerlerine yenileri dahil olurken işten atılan insan sayısıda giderekte artış gösretiyor. İşsizliğe çözüm aradığını söyleyen hükümet mevcut olan duruma çözüm üretemezken yeni istihdamlar yaratacağını söylemesi akıl karı gibi durmuyor.
Emekçiler tepkili
Paketin hangi kaynaktan revize edileceği de tartışmanın diğer önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Hükümet bu konuda işsizlik fonu ve hazineyi gösterirken kamuoyu buna şiddetle karşı çıkıyor. Birinci nedeni tüm emekçilerden yapılan kesintilerle hükümetin kendisine rant sağlanması istenilmiyor. İkinci neden ise paket için kaynağın hazineden alınması yeni vergileri gündeme getireceğinden hükümetin yeni kaynak yaratması gerektiği savunuluyor. Ancak bu kaynağın kesinlikle IMF ile yapılacak anlaşmalar sonucuna bırakılmaması vurgulanıyor. Hatta IMF'nin gündeme getirilmemesi örnekleri ve diğer ülkelerdeki deneyimleriyle birlikte hükümete anlatılıyor. Ancak hükümetin toplumdan gelen bu sesede kulak vermeyeceğini söylemek pekte yanlış olmayacaktır. Hükümete paketle birlikte yöneltilen ağır eleştirilerden biriside sendikal alanlarda yaşanan sorunlara ilişkin. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller ve hak ihlallerinin hala devam ediyor oluşu bilindiği gibi ILO'nun, 28 Mayıs-13 Haziran 2008 tarihleri arasında yapılacak Uluslararası Çalışma Konferansı'nda, Aplikasyon Komitesi'nde gündemine gelecek. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi'nin uygulanması konusundaki ihlaller gerekçesiyle Türkiye'yi gündeme alan Aplikasyon Komitesi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecine de etki edeceği söyleniyor.
Paket ve Kürt sorunu
Öte yandan paketin Kürt sorununu 'ekonomik soruna' indirgeyen ve hayalkırıklığı yaratan GAP Eylem Planı'nın yıldönümünde açıklanması dikkat çeken en önemli bölümdü. Son 20 yılda açıklanmış çözüm paketlerinin akıbeti ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde paketin açıklanması, hükümet cephesinden Kürt sorununa yaklaşımda her hangi bir değişikliği gösterip göstermemesi açısından önemliydi. Özellikle de Kürt sorununun çözümüne ilişkin şimdiye kadar herhangi bir somut adım atmayan, sadece 'İyi niyet ve çabalarımız' var demekle yetinen Erdoğan'ın tavrı merak konusuydu. Kürt sorununu ekonomi ve terör çerçevesinde mi, yoksa siyasi sorun olarak ele almaya devam mı edecekti?
Bilindiği gibi Erdoğan, 27 Mayıs 2008'de Kürt sorununun çözümüne ilişkin beklentilere, GAP'ı ön plana alarak bir ekonomi paketi açıklamış, Kürt sorununun siyasi çözümünden kaçınmıştı. Daha önceleri Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit de benzer ekonomi ve teşvik paketlerini açıklamış, sorunu çözecekleri iddiasında bulunmuşlardı. Ancak hiçbiri istedikleri çözümü getirmeyi başaramamıştı.
Erdoğan'ın da Kürt sorununda izlenen bu politikadan ayrışmadığı sorunu ekonomik sorun olarak ele almaya devam edeceği anlaşılmıştır.
Ders çıkarılamayan proje: GAP
Erdoğan'ın Kürt sorunundan kurtulmak için umut bağladığı projelerin başında gelen GAP'ın yasal temelleri 1963 yılında atıldı. 1989, 1997 ve 2000 yıllarında açılan ekonomik paketlerle yeniden revize edildi. 2002 yılında işbaşına gelen AKP hükümeti 6 yıl boyunca, öngörülen bu revize planlar çerçevesinde GAP'ı değerlendirdi. Ancak 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinde demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atacağı beklentisiyle AKP'ye oy veren Kürtler, uygulanan politikalar nedeniyle hayalkırıklığı yaşadı. AKP Bölge'de ciddi anlamda taban kaybetmeye başladı. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, 29 Mart 2009 yerel seçimlerine yönelik bir yatırım planı olarak, işçevreleri ve bazı meslek örgütleriyle birlikte hazırlanan GAP Eylem Planı'nı açıkladı. Açıklanan ekonomik paketle birlikte Erdoğan, Kürt sorununun siyasal bir sorun olarak değil, 'ekonomik bir sorun' olarak ele aldığını bir kez daha gösterdi. Bu durum Bölge illerinde büyük hayalkırıklığına neden oldu ve nitekim bunun karşılığı olarak 29 Mart seçimlerinde AKP büyük bir hezimet yaşadı.
Yatırımlardan çok çöküş
Açılan bu paketler toplandığında bugünkü rakamlarla milyarlarca doları ihtiva etmesine karşın, Kürt sorununun çözümüne hiçbir katkı sunmadığı gibi Bölge'de ekonomik anlamda da ciddi bir atılımın gerçekleşmediği rahatlıkla görülebilir. Son 15 yılda Konya, Kayseri, Bursa, Çorum, Samsun gibi kentlerde ciddi ekonomik yatırımlar gerçekleşirken, Diyarbakır, Mardin, Van, Erzurum, Ağrı gibi Bölge kentleri ise ekonomik açıdan adeta çöküşü yaşadı.
Güvenlik harcamaları ilk sırada
Bölge'ye yönelik açıldığı ileri sürülen paketlerin büyük bir kısmının da 'asker-polis hacamalarını' kapsaması ise bir başka dikkat çeken husus oluyor. İktisatçı Mustafa Sönmez'in 2008'de hazırladığı 'Doğu-Güneydoğu'da Yoksullaşma ve Çözüm: Barış' raporuna göre, 2006 bütçesinden Bölge illerine yapılan harcamaların yüzde 18'ini 'kamu düzeni ve güvenlik', yüzde 11'ini 'savunma' olmak üzere toplam yüzde 29'unu 'asker-polis harcaması' oluştururken, bazı illerde bu oran çok daha yüksek: Dersim'de yüzde 64, Diyarbakır'da (2006 itibariyle) yüzde 30, Hakkari'de yüzde 43.
Fark giderilmiyor
Teşvik paketlerinin ekonomik refah getirmediğine ilişkin önemli bir diğer veri ise Bölge illerinin söz konusu paketlerden yararlanma düzeyi oluyor. 2004'te 'Bölgeler arası gelişmişlik farkını ortadan kaldırmaya' yönelik çıkarılan 5084 Sayılı Teşvik Kanunu'nun farkı gidermek yerine daha da derinleştirdiği görülüyor. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre, Şırnak, Hakkari ve Ardahan '0' yatırım çekerken, teşvik verilen 49 il içinde Maraş 74, Düzce 78, Uşak 117 yeni tesisle rekor kırdı. Sonuç olarak açıklanan yeni paketle birlikte Türkiye'de yaşanan sorunlara köklü çözüm üretilmediği açıktır. Çağın gerekliliği ve toplumun istekleri hala gözardı edilmektedir. Bunun için siyasal erkin duruş tazelemesi gerekmektedir.Bu da ancak mevcut siyasal argümanların ve alışkanlıkların terk edilmesiyle oluşacaktır. Ancak böylelikle başta Kürt sorunu ve diğer temel sorunlar çözülecek yatırımlar ve teşvikler yerini bulacaktır.
Paket açan açana ama...
Şimdiye kadar açılan bazı paketler şöyle:
# Nisan 1993- Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun, Güneydoğu'ya 234 trilyonluk yatırım yapılacağını söyledi. 191 trilyonu kamu, 93 trilyonu ise özel sektör yatırımı.
# Mayıs 1993- Başbakan Süleyman Demirel, Hakkari ve Şırnak için 15 günde 2,7 trilyon ödeme yapılacağını 'müjde'ledi.
# Ağustos 1993- Başbakan Tansu Çiller, Van, Bitlis, Siirt ve Muş'a 5,5 trilyonluk yatırım yapılacağını kaydetti.
# Devlet Bakanı Ali Şevki Erek, 1994 yılı içinde Bölge'ye 16 trilyon dolayında yatırım yapacağını söyledi.
# Temmuz 1994- Bölge için acil 403,5 milyar lira gönderilmesi istendi. Eylül 1994- Acil Destek Programı ve köy kentler kurulması için Bölge'ye 7 ile 4,5 trilyon lira yatırım yapılacağı vaat edildi.
# Eylül 1994- Devlet Planlama Teşkilatı, Güneydoğu'daki 7 ilde 127 projenin desteklenmesi amacıyla 1,2 trilyon ödeme yapılacağını bildirdi.
# Temmuz 1995- Başbakan Tansu Çiller ve Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin, Bölge'ye 25 trilyonluk yatırım yapılacağını söyledi.
# Mart 1997- Başbakan Necmettin Erbakan, 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu Kalkındırma Hamlesi Projesi' çerçevesinde Milli Güvenlik Kurulu'na sunduğu raporda, 293 kamu yatırımına 119 trilyon lira kaynak aktarılmasını planlandı. Refahyol hükümetinin Başbakanı Necmettin Erbakan, danışmanı Aziz Akgül'e hazırlattığı 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Programı' raporunu açıklıyordu. Bölge'nin temel sorununun ekonomik değil, siyasal olduğunun altı çizilen bu raporda ve bu rapor doğrultusunda oluşturulan paketin temel dayanağı olan BASK ve Kuzey İrlanda modellerinin sosyal ve ekonomik kalkınma programları reddedilmiş, ABD'nin Tennese Valley Authority, Brezilya'nın Kuzey bölümlerini kalkındırmayı hedefleyen 'Sudene Project' ve İngilizlerin İskoçya Kalkınma Programı 'Scottish Enterprise' projeleri örnek alınmış. 119 trilyon liralık yatırım ve destek amaçlı kaynak sağlanan pakette, aslan payını yüzde 32.8'le enerji yatırımları alıyor.
# 2000 yılında Başbakan Bülent Ecevit Bölge için 107 maddelik bir ekonomik paket açıkladı. Ekonomik paket 107 maddelik eylem planından oluşuyordu. Bunların 47 tanesi ekonomik kalkınma, 30 tanesi idarenin yeniden yapılanması, 17 tanesi eğitim, 13 tanesi de sağlık sahalarında alınması gereken önlemleri kapsıyordu. (Gundem)
Köklü çözüm bulunmuyor
Ancak yinede pakete ilişkin bir kaç hususu vurgulamak sadeleştirmek açısından önemli olacaktır. Paket,Türkiye'yi gelişmişlik düzeyine göre dört bölgeye ayırmakta. 1. Bölge'de, ağırlıklı olarak motorlu kara taşıtları ve yan sanayi, elektronik, ilaç, makine imalat ve tıbbi, hassas ve optik alet yatırımları gibi yüksek teknoloji gerektiren yatırımların teşviki düşünülüyor. 2. Bölgede teknoloji yoğunluklu sektörler desteklenecek. Bu çerçevede; ağırlıklı olarak, makine imalat, akıllı çok fonksiyonlu tekstil, metalik olmayan mineral ürünler (cam, seramik, karo, yalıtım malzemeleri vb) kağıt, gıda ve içecek imalatı gibi sektörler yer alıyor. 3. ve 4. bölgeleri oluşturan bölgede ise tarım ve tarıma dayalı imalat sanayi, konfeksiyon, deri, plastik, kauçuk, metal eşya gibi emek yoğunluğu sektörlerin yanı sıra turizm, sağlık ve eğitim yatırımları öne çıkarılmış durumda. Vergi ve faiz indirimlerini ise hükümet tüm bölgelere göre değişken biçimde düşünüyor. Bölgeler arası dengesizliğin ekonomik sebeplerden kaynaklı olduğunu ispatlamaya çalışan paket, asli sebebi oluşturan siyasal yaklaşımla ilgili herhangi bir çözümleme yada ibare kullanmazken, ekonomik reçetenin her sorunu çözebileceğine iman ettirmeye çalışıyor.
Pakette ikinci ana başlık ise istihdamla ilgili. Türkiye'nin kronik sorunu haline gelen işsizlikle mücadele için iş başı eğitimi adıyla 6 aylık staj programları uygulanarak mesleki eğitim kazandırılması böylelikle de 100 bin kişiye iş olanağı yaratmayı öngörüyor. 500 bin kişiye kamuda geçici iş sağlanacağı şeklinde gündeme gelen kamu yararına çalışma uygulaması ise daha az sayıda kişiyi kapsıyor.Türkiye'de işsizlik için açıklanan resmi oran ise 16.1. Bu rakam tam karşılığı 3 milyon 802 bin kişi. Emek sendikaları ise bu oranın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Her gün kapanan işyerlerine yenileri dahil olurken işten atılan insan sayısıda giderekte artış gösretiyor. İşsizliğe çözüm aradığını söyleyen hükümet mevcut olan duruma çözüm üretemezken yeni istihdamlar yaratacağını söylemesi akıl karı gibi durmuyor.
Emekçiler tepkili
Paketin hangi kaynaktan revize edileceği de tartışmanın diğer önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Hükümet bu konuda işsizlik fonu ve hazineyi gösterirken kamuoyu buna şiddetle karşı çıkıyor. Birinci nedeni tüm emekçilerden yapılan kesintilerle hükümetin kendisine rant sağlanması istenilmiyor. İkinci neden ise paket için kaynağın hazineden alınması yeni vergileri gündeme getireceğinden hükümetin yeni kaynak yaratması gerektiği savunuluyor. Ancak bu kaynağın kesinlikle IMF ile yapılacak anlaşmalar sonucuna bırakılmaması vurgulanıyor. Hatta IMF'nin gündeme getirilmemesi örnekleri ve diğer ülkelerdeki deneyimleriyle birlikte hükümete anlatılıyor. Ancak hükümetin toplumdan gelen bu sesede kulak vermeyeceğini söylemek pekte yanlış olmayacaktır. Hükümete paketle birlikte yöneltilen ağır eleştirilerden biriside sendikal alanlarda yaşanan sorunlara ilişkin. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller ve hak ihlallerinin hala devam ediyor oluşu bilindiği gibi ILO'nun, 28 Mayıs-13 Haziran 2008 tarihleri arasında yapılacak Uluslararası Çalışma Konferansı'nda, Aplikasyon Komitesi'nde gündemine gelecek. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi'nin uygulanması konusundaki ihlaller gerekçesiyle Türkiye'yi gündeme alan Aplikasyon Komitesi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecine de etki edeceği söyleniyor.
Paket ve Kürt sorunu
Öte yandan paketin Kürt sorununu 'ekonomik soruna' indirgeyen ve hayalkırıklığı yaratan GAP Eylem Planı'nın yıldönümünde açıklanması dikkat çeken en önemli bölümdü. Son 20 yılda açıklanmış çözüm paketlerinin akıbeti ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde paketin açıklanması, hükümet cephesinden Kürt sorununa yaklaşımda her hangi bir değişikliği gösterip göstermemesi açısından önemliydi. Özellikle de Kürt sorununun çözümüne ilişkin şimdiye kadar herhangi bir somut adım atmayan, sadece 'İyi niyet ve çabalarımız' var demekle yetinen Erdoğan'ın tavrı merak konusuydu. Kürt sorununu ekonomi ve terör çerçevesinde mi, yoksa siyasi sorun olarak ele almaya devam mı edecekti?
Bilindiği gibi Erdoğan, 27 Mayıs 2008'de Kürt sorununun çözümüne ilişkin beklentilere, GAP'ı ön plana alarak bir ekonomi paketi açıklamış, Kürt sorununun siyasi çözümünden kaçınmıştı. Daha önceleri Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit de benzer ekonomi ve teşvik paketlerini açıklamış, sorunu çözecekleri iddiasında bulunmuşlardı. Ancak hiçbiri istedikleri çözümü getirmeyi başaramamıştı.
Erdoğan'ın da Kürt sorununda izlenen bu politikadan ayrışmadığı sorunu ekonomik sorun olarak ele almaya devam edeceği anlaşılmıştır.
Ders çıkarılamayan proje: GAP
Erdoğan'ın Kürt sorunundan kurtulmak için umut bağladığı projelerin başında gelen GAP'ın yasal temelleri 1963 yılında atıldı. 1989, 1997 ve 2000 yıllarında açılan ekonomik paketlerle yeniden revize edildi. 2002 yılında işbaşına gelen AKP hükümeti 6 yıl boyunca, öngörülen bu revize planlar çerçevesinde GAP'ı değerlendirdi. Ancak 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinde demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atacağı beklentisiyle AKP'ye oy veren Kürtler, uygulanan politikalar nedeniyle hayalkırıklığı yaşadı. AKP Bölge'de ciddi anlamda taban kaybetmeye başladı. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, 29 Mart 2009 yerel seçimlerine yönelik bir yatırım planı olarak, işçevreleri ve bazı meslek örgütleriyle birlikte hazırlanan GAP Eylem Planı'nı açıkladı. Açıklanan ekonomik paketle birlikte Erdoğan, Kürt sorununun siyasal bir sorun olarak değil, 'ekonomik bir sorun' olarak ele aldığını bir kez daha gösterdi. Bu durum Bölge illerinde büyük hayalkırıklığına neden oldu ve nitekim bunun karşılığı olarak 29 Mart seçimlerinde AKP büyük bir hezimet yaşadı.
Yatırımlardan çok çöküş
Açılan bu paketler toplandığında bugünkü rakamlarla milyarlarca doları ihtiva etmesine karşın, Kürt sorununun çözümüne hiçbir katkı sunmadığı gibi Bölge'de ekonomik anlamda da ciddi bir atılımın gerçekleşmediği rahatlıkla görülebilir. Son 15 yılda Konya, Kayseri, Bursa, Çorum, Samsun gibi kentlerde ciddi ekonomik yatırımlar gerçekleşirken, Diyarbakır, Mardin, Van, Erzurum, Ağrı gibi Bölge kentleri ise ekonomik açıdan adeta çöküşü yaşadı.
Güvenlik harcamaları ilk sırada
Bölge'ye yönelik açıldığı ileri sürülen paketlerin büyük bir kısmının da 'asker-polis hacamalarını' kapsaması ise bir başka dikkat çeken husus oluyor. İktisatçı Mustafa Sönmez'in 2008'de hazırladığı 'Doğu-Güneydoğu'da Yoksullaşma ve Çözüm: Barış' raporuna göre, 2006 bütçesinden Bölge illerine yapılan harcamaların yüzde 18'ini 'kamu düzeni ve güvenlik', yüzde 11'ini 'savunma' olmak üzere toplam yüzde 29'unu 'asker-polis harcaması' oluştururken, bazı illerde bu oran çok daha yüksek: Dersim'de yüzde 64, Diyarbakır'da (2006 itibariyle) yüzde 30, Hakkari'de yüzde 43.
Fark giderilmiyor
Teşvik paketlerinin ekonomik refah getirmediğine ilişkin önemli bir diğer veri ise Bölge illerinin söz konusu paketlerden yararlanma düzeyi oluyor. 2004'te 'Bölgeler arası gelişmişlik farkını ortadan kaldırmaya' yönelik çıkarılan 5084 Sayılı Teşvik Kanunu'nun farkı gidermek yerine daha da derinleştirdiği görülüyor. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre, Şırnak, Hakkari ve Ardahan '0' yatırım çekerken, teşvik verilen 49 il içinde Maraş 74, Düzce 78, Uşak 117 yeni tesisle rekor kırdı. Sonuç olarak açıklanan yeni paketle birlikte Türkiye'de yaşanan sorunlara köklü çözüm üretilmediği açıktır. Çağın gerekliliği ve toplumun istekleri hala gözardı edilmektedir. Bunun için siyasal erkin duruş tazelemesi gerekmektedir.Bu da ancak mevcut siyasal argümanların ve alışkanlıkların terk edilmesiyle oluşacaktır. Ancak böylelikle başta Kürt sorunu ve diğer temel sorunlar çözülecek yatırımlar ve teşvikler yerini bulacaktır.
Paket açan açana ama...
Şimdiye kadar açılan bazı paketler şöyle:
# Nisan 1993- Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun, Güneydoğu'ya 234 trilyonluk yatırım yapılacağını söyledi. 191 trilyonu kamu, 93 trilyonu ise özel sektör yatırımı.
# Mayıs 1993- Başbakan Süleyman Demirel, Hakkari ve Şırnak için 15 günde 2,7 trilyon ödeme yapılacağını 'müjde'ledi.
# Ağustos 1993- Başbakan Tansu Çiller, Van, Bitlis, Siirt ve Muş'a 5,5 trilyonluk yatırım yapılacağını kaydetti.
# Devlet Bakanı Ali Şevki Erek, 1994 yılı içinde Bölge'ye 16 trilyon dolayında yatırım yapacağını söyledi.
# Temmuz 1994- Bölge için acil 403,5 milyar lira gönderilmesi istendi. Eylül 1994- Acil Destek Programı ve köy kentler kurulması için Bölge'ye 7 ile 4,5 trilyon lira yatırım yapılacağı vaat edildi.
# Eylül 1994- Devlet Planlama Teşkilatı, Güneydoğu'daki 7 ilde 127 projenin desteklenmesi amacıyla 1,2 trilyon ödeme yapılacağını bildirdi.
# Temmuz 1995- Başbakan Tansu Çiller ve Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin, Bölge'ye 25 trilyonluk yatırım yapılacağını söyledi.
# Mart 1997- Başbakan Necmettin Erbakan, 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu Kalkındırma Hamlesi Projesi' çerçevesinde Milli Güvenlik Kurulu'na sunduğu raporda, 293 kamu yatırımına 119 trilyon lira kaynak aktarılmasını planlandı. Refahyol hükümetinin Başbakanı Necmettin Erbakan, danışmanı Aziz Akgül'e hazırlattığı 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Programı' raporunu açıklıyordu. Bölge'nin temel sorununun ekonomik değil, siyasal olduğunun altı çizilen bu raporda ve bu rapor doğrultusunda oluşturulan paketin temel dayanağı olan BASK ve Kuzey İrlanda modellerinin sosyal ve ekonomik kalkınma programları reddedilmiş, ABD'nin Tennese Valley Authority, Brezilya'nın Kuzey bölümlerini kalkındırmayı hedefleyen 'Sudene Project' ve İngilizlerin İskoçya Kalkınma Programı 'Scottish Enterprise' projeleri örnek alınmış. 119 trilyon liralık yatırım ve destek amaçlı kaynak sağlanan pakette, aslan payını yüzde 32.8'le enerji yatırımları alıyor.
# 2000 yılında Başbakan Bülent Ecevit Bölge için 107 maddelik bir ekonomik paket açıkladı. Ekonomik paket 107 maddelik eylem planından oluşuyordu. Bunların 47 tanesi ekonomik kalkınma, 30 tanesi idarenin yeniden yapılanması, 17 tanesi eğitim, 13 tanesi de sağlık sahalarında alınması gereken önlemleri kapsıyordu. (Gundem)
DTK`dan hukumete cagri 0 Kommentare
DEP eski Milletvekili Hatip Dicle, kongrenin, PKK'nin eylemsizlik kararının Kürt sorununun çözüm sürecinde önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğini belirterek, devlete ve hükümete operasyonları derhal durdurma çağrısı yapmayı karar altına aldığını belirtti. Diyalog Komisyonu'nun kurulması karar aldıklarını da kaydeden Dicle, 'Kongremiz, Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümü konusunda, daha derin tartışmalar yapmak ve ayrıntılı bir yol haritası oluşturmak amacıyla, çalıştay düzenlemeyi karar altına almıştır' dedi.
DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna, Kürt siyasetçiler, akademisyenler, inanç grupları, sivil toplum örgütü temsilcileri, DTP'li milletvekilleri, belediye başkanları, kanaat önderleri ve seçilmiş halk delegesinden toplam 600 delegenin katılımıyla DTP Diyarbakır İl binası Vedat Aydın Konferans Salonu'nda 2 gündür devam eden 3. Demokratik Toplum Kongresi, sona erdi. DTP Diyarbakır il binasından Koşuyolu Parkı'na yapılan ve binlerce kişinin katıldığı yürüyüşün ardından kongrenin sonuç bildirgesini DEP eski Milletvekili Hatip Dicle, kamuoyuna açıkladı. 3. Demokratik Toplum Kongresi Sonuç Bildirgesi'ni okuyan DEP eski Milletvekili Hatip Dicle, Toplum Kongresi'nin Kürt coğrafyasında yüz yılladır birlikte yaşayan farklı etnik kimliklerden halk delegeleri, inanç grubu temsilcileri, sivil toplum örgüt temsilcileri, siyasi parti temsilcileri, kadın ve gençlik örgütü temsilcileri, akademisyenler, milletvekilleri ve belediye başkanları ile muhtarlardan oluşan 800 delege ile gerçekleştirildiğini belirtti. Kongrenin, dünyada, bölgede ve Türkiye'de önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir süreçte, bölge halkın yakından ilgilendiren gelişmeler karşısındaki demokratik tutumunu açığa çıkarmak ve Kürt sorununun demokratik çözüm perspektifini bir kez daha ortaya koyarak demokratik birliğin sağlanması için üstlendiği tarihsel misyonla toplandığını vurgulayan Dicle, 'Kürt sorunun Ortadoğu coğrafyasının asli unsurlarından olan Kürt halkının ulusal, toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal ve en temel insan haklarının inkarı ve reddi sorunu olarak kongre, sorunun çözüm ile hem Kürt toplumunda köklü bir yenilenme hem de Türkiye'de demokratik dönüşümün gerçekleşeceği inancındadır' dedi.
'55 üyemiz serbest bırakılsın'
DTK'nın Ekim 2007'de gerçekleştirdiği ilk genel kurulunda çözüme dönük siyasal perspektifi olan Demokratik Özerklik Projesi'nin deklare ettiğini hatırlatan Dicle, böyle Kürt halkının 'Nasıl bir Türkiye?', 'Nasıl bir özgürlük?', 've 'Nasıl bir demokratik çözüm' istediğini net tavırla ortaya koyduğunu ifade etti. Toplumun tüm sorunlarının çözümünün devletten beklemediği, sivil ve bağımsız kurumlar aracılığı ile kendi sorunlarına çözümler geliştirdiği, daha pratik, daha demokratik ve daha katılımcı bir sistem ön gördüğünü belirten Dicle, 'Farklı görüşlere saygı duymakla birlikte Şubat 2008'de gerçekleştirilen Demokratik Toplum Kongresi'nde delegasyonun tartışmaları sonucunda Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik Özerk Kürdistan formülü temel bir çözüm perspektifi olarak görülmüştür. DTK'nın DTP'nin 29 Mart Yerel Yönetim Seçimleri'nde elde ettiği başarıyı Kürt halkı üzerindeki her türlü baskı, hile, entrika ve saldırıya rağmen ortaya çıkan bir halk iradesi olarak değerlendirdiğini kaydeden Dicle, 'Kongremiz, Kürt halkının birliğini güçlendirerek, elde etmiş olduğu bu başarıyı seçim programı ve sloganlarıyla bir referandum olarak görmüştür. Açığa çıkan bu siyasi irade Kürt sorunun demokratik çözümü konusunda güçlü bir zemin yaratmıştır. Ancak bu irade görmezden gelinmiş yapılan siyasi ve askeri operasyonlarla bastırılmak istenmiştir. Demokratik legal zeminde siyaset yapan DTK bileşenlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar hükümetin ve diğer otoritelerin çözümsüzlük mantığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu bağlamda DTK delegesi olan 55 arkadaşımızın derhal serbest bırakılmasını talep etmekteyiz. Kongremiz, tutuklu bulunan delegelerimizin serbest bırakılmasını hükümetin çözüme bakış açısının bir kriteri olarak değerlendirmektedir' diye konuştu.
'Muhatap sorunu yok'
Dicle, DTK'da bir araya gelen Kürt, Türkmen, Arap, Süryani, Keldani ve Ermeni, Müslüman, Hristiyan ve Ezidiler, siyasi parti, sendika, meslek odaları ve demokratik kitle örgütü temsilcileri, akademisyenler ve seçilmiş halk delegelerinin yani bu ülkenin vatandaşı olan farklı konuşan, farklı yaşayan, farklı inanan, farklı düşünen insanların tek dil, tek mezhep, tek din ve tek millet dayatmasını reddettiğini vurguladı. Kongre delegelerinin DTK'yı Kürt coğrafyasına yaşayan tüm etnik, siyasi ve dini farklılıkların ortak, yasal, demokratik platformu olarak tanımladığını kaydeden Dicle, 'Kongremiz Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümünü Türkiye toplumunun en acil ihtiyacı olarak tespit etmiş, halkların eşitliği ve özgürlüğü temelinde devlet sınırlarına dokunmadan sağlanacak demokratik tanıma ile birlikte yaşamla mümkün olduğu sonucuna varmıştır. Kongre sorunun çözümü noktasında Türkiye toplumunun bileşenlerini etkili ve yetkili görmektedir. Bu bağlamda Kürtler açısından muhatap sorunu bulunmamaktadır. Kongremiz, Kürt sorununun çözümünde diyalog ve istişare sürecinde Sayın Öcalan ve PKK'nin dışlanacağı formülün sonuç alcı olamayacağını ifade etmektedir' dedi.
'Kürtler arasında ortak bir strateji'
İktidarda olan AKP Hükümeti'nin toplumsal gereksinimleri doğru tespit etme, bu toplumsal gerçeklere uygun politikalar üretme ve bu politikaları hayata geçirebilmek için toplumsal mutabakatı sağlayamadığı ve diyaloga açık olmadığının görüldüğüne dikkat çeken Dicle, 'Kongremiz Hükümet ve diğer kamu otoritelerini diyalog kapıların açmaya ve cesaretle çözümün paydası olmaya çağırmaktadır. Siyasal çözümün tartışılması, diyalog ve uzlaşının sağlanabilmesi için silahların susması, şarttır. KCK'nin 15 Temmuz'a kadar uzattığını açıkladığı eylemsizlik kararının yaşam bulabilmesi için askeri operasyonların derhal durdurulması gerekmektedir. Kongremiz, bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşecek her operasyon ve ölümü, barış sürecini provoke etme girişim olarak tanımlayacaktır. Kongremiz KCK'nin 15 Temmuz'a kadar ilan ettiği eylemsizlik süresi içinde yapılan ve yapılacak olan operasyonlar neticesinde yaşanacak her can kaybından AKP Hükümeti'nin askeri otoriteleri ve operasyonlara destek veren uluslararası güçleri sorumlu tutacaktır. Kongremiz Kürt sorununun çözümünde ekonomik, siyasal ve kültürel hakların kolektif kullanımın esas almakta bu hakların bireysel hak kullanımı temelinde ele alınmasını sorunun çözümünde yeterli görmemektedir. Çözüm yerine çatışma istikrar yerine kaos, barış yerine savaşta direten zihniyete karşı, ulusal demokratik birliğin önemi üzerinde duran DTK, kırk milyonu aşkın nüfusu ile Ortadoğu coğrafyasında 4 ülke sınırları içersinde yaşayan, Kürt halkının birlikte yaşadığı haklarla eşit, özgür, gönüllü ve iradeli birlikteliğinin Kürtler arasında ortak bir strateji belirlenerek sağlanacağı inancını taşımaktadır' diye konuştu.
Kongreden halka çağrı
Kongrenin, kendi içinde görevlendireceği bir delegasyonla Ortadoğu'da barış ve istikrarın gelişmesi için Hewler'de yapılması tartışılan Ulusal Konferans'a katılacağı ve kongrenin görüş ve önerilerini sunmayı kararlaştırdığını ifade eden Dicle, Kürtlerin kendi toplumlarını yeniden kurmayı amaçlarken, sisteminde Kürt toplumunu özünden koparmayı amaçladığını söyledi. Dicle, 'Kendi geleceğini, özgür, demokratik birliktelikler temelinde kurma iddiasında olan, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde, büyük bedeller ödeyerek, büyük değerler yaratan Kürt halkı; aynı zamanda anlamlı bir barış ve kardeşlik mücadelesi vermektedir. Çeşitli toplumsal kesimlerin, inanç ve kültürlerin birliğini ve örgütlülüğünü ifade eden DTK, tabandan meclis tarzı örgütlenerek söz ve karar gücünü açığa çıkaran halk kitlelerinin, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik temsil gücüne ulaşmayı hedeflemektedir. Kongremiz, Kürt sorunun çözümünü merkezine alan tüm siyasal parti, grup ve aydınları, kapsama çabasını kararlılıkla sürdürecektir. Bölgesel güçler tarafından üstü örtülen çözümsüzlüğe terk edilen ve bundan dolayı da Ortadoğu'daki sorunları daha da ağırlaştıran Kürt sorunu Türkiye'de çözmek Ortadoğu'da sorunların çözümünün önünü açmak ve demokratik sürecin gelişmesini sağlamakla eş anlamlıdır. Kongremiz, içine girdiğimiz çözüm ve dönüşüm sürecinde Türkiye'deki tüm aydın demokrat ve yurtseverleri, halkların birlikteliği ile sağlanacak demokratik çözümün parçası olmaya, halkımızı dün olduğu gibi bugüne de özgürlük ve demokrasi mücadelesinde öncü rolünü oynamaya çağırır' dedi.
Kararlar 10 maddeden oluştu
Diyarbakır'da 2 gün süren DTK'da alınan kararlar ise şöyle:
# 'Kongremiz, DTK'nin genişleme ve kapsayıcı olma perspektifi gereğince, farklı Kürt çevreleri ve Türkiye'deki demokrasi ve barıştan yana olan çevrelerle ilişki kurmak amacıyla bir Diyalog Komisyonu kurulmasını karar altına almıştır.
# Kongremiz, Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümü konusunda, daha derin tartışmalar yapmak ve ayrıntılı bir yol haritası oluşturmak amacıyla, çalıştay düzenlemeyi karar altına almıştır.
# Kongremiz, yerel yönetimleri, toplumsal barış ve toplumsal yeniden yapılanma sürecinin önemli bir aktörü olarak gördüğünü; farklı kültürlerin kendilerini ifade etmesi ve geliştirmesi için, zemin oluşturulmasını, yerel yönetimlerin öncelikli görevleri arasında tanımladığını karar altına almıştır.
# KCK'nin eylemsizlik kararını, Kürt sorununun çözüm sürecinde önemli bir fırsat olarak değerlendiren kongremiz, devlete ve hükümete operasyonları derhal durdurma çağrısı yapmayı karar altına almıştır.
# Tüm inanç gruplarının eşitlik ve özgürlük temelinden tanımlanmış ilişkisinden yana olan kongremiz; Alevi toplumunun acılarını paylaşır ve Sivas Katliamı'nın yıl dönümü olan 2 Temmuz'da Madımak oteli önünde yapılacak anmaya katımın önemine işaret eder.
# Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümünde ve Türkiye'nin demokratikleşmesinde, sivil demokratik yeni bir anayasanın hazırlanmasının önemine işaret eden kongremiz, sivil anayasa çalışmalarına hız verilmesini karar altına almıştır.
# KCK'nin eylemsizlik kararına yanıt verilmesi, fiili ve gerçek çatışmasızlık halinin sağlanması için kamuoyu oluşturmak amacıyla, çeşitli eylem ve etkinlikler organize edilmesi konusunda DTK Daimi Meclis'ine yetki verilmesi karar altına alınmıştır.
# Kongremiz, 14 Nisan operasyonunu kınayarak, tutuklu bulunanların derhal serbest bırakılması yönünde çağrı yapmayı karar altına almıştır.
# Kongremiz, 'Dış ilişkiler ve Diplomasi Komisyonu' adıyla bir komisyon kurulmasını karar altına almıştır.
# Kongremiz, demokratikleşme ve Kürt sorununun barışçıl çözümünün tartışılacağı Türkiye Demokrasi Konferansı çalışmalarını teşvik etme ve katkı sunma kararı almıştır.' (DİHA)
DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna, Kürt siyasetçiler, akademisyenler, inanç grupları, sivil toplum örgütü temsilcileri, DTP'li milletvekilleri, belediye başkanları, kanaat önderleri ve seçilmiş halk delegesinden toplam 600 delegenin katılımıyla DTP Diyarbakır İl binası Vedat Aydın Konferans Salonu'nda 2 gündür devam eden 3. Demokratik Toplum Kongresi, sona erdi. DTP Diyarbakır il binasından Koşuyolu Parkı'na yapılan ve binlerce kişinin katıldığı yürüyüşün ardından kongrenin sonuç bildirgesini DEP eski Milletvekili Hatip Dicle, kamuoyuna açıkladı. 3. Demokratik Toplum Kongresi Sonuç Bildirgesi'ni okuyan DEP eski Milletvekili Hatip Dicle, Toplum Kongresi'nin Kürt coğrafyasında yüz yılladır birlikte yaşayan farklı etnik kimliklerden halk delegeleri, inanç grubu temsilcileri, sivil toplum örgüt temsilcileri, siyasi parti temsilcileri, kadın ve gençlik örgütü temsilcileri, akademisyenler, milletvekilleri ve belediye başkanları ile muhtarlardan oluşan 800 delege ile gerçekleştirildiğini belirtti. Kongrenin, dünyada, bölgede ve Türkiye'de önemli siyasal gelişmelerin yaşandığı bir süreçte, bölge halkın yakından ilgilendiren gelişmeler karşısındaki demokratik tutumunu açığa çıkarmak ve Kürt sorununun demokratik çözüm perspektifini bir kez daha ortaya koyarak demokratik birliğin sağlanması için üstlendiği tarihsel misyonla toplandığını vurgulayan Dicle, 'Kürt sorunun Ortadoğu coğrafyasının asli unsurlarından olan Kürt halkının ulusal, toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal ve en temel insan haklarının inkarı ve reddi sorunu olarak kongre, sorunun çözüm ile hem Kürt toplumunda köklü bir yenilenme hem de Türkiye'de demokratik dönüşümün gerçekleşeceği inancındadır' dedi.
'55 üyemiz serbest bırakılsın'
DTK'nın Ekim 2007'de gerçekleştirdiği ilk genel kurulunda çözüme dönük siyasal perspektifi olan Demokratik Özerklik Projesi'nin deklare ettiğini hatırlatan Dicle, böyle Kürt halkının 'Nasıl bir Türkiye?', 'Nasıl bir özgürlük?', 've 'Nasıl bir demokratik çözüm' istediğini net tavırla ortaya koyduğunu ifade etti. Toplumun tüm sorunlarının çözümünün devletten beklemediği, sivil ve bağımsız kurumlar aracılığı ile kendi sorunlarına çözümler geliştirdiği, daha pratik, daha demokratik ve daha katılımcı bir sistem ön gördüğünü belirten Dicle, 'Farklı görüşlere saygı duymakla birlikte Şubat 2008'de gerçekleştirilen Demokratik Toplum Kongresi'nde delegasyonun tartışmaları sonucunda Demokratik Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik Özerk Kürdistan formülü temel bir çözüm perspektifi olarak görülmüştür. DTK'nın DTP'nin 29 Mart Yerel Yönetim Seçimleri'nde elde ettiği başarıyı Kürt halkı üzerindeki her türlü baskı, hile, entrika ve saldırıya rağmen ortaya çıkan bir halk iradesi olarak değerlendirdiğini kaydeden Dicle, 'Kongremiz, Kürt halkının birliğini güçlendirerek, elde etmiş olduğu bu başarıyı seçim programı ve sloganlarıyla bir referandum olarak görmüştür. Açığa çıkan bu siyasi irade Kürt sorunun demokratik çözümü konusunda güçlü bir zemin yaratmıştır. Ancak bu irade görmezden gelinmiş yapılan siyasi ve askeri operasyonlarla bastırılmak istenmiştir. Demokratik legal zeminde siyaset yapan DTK bileşenlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar hükümetin ve diğer otoritelerin çözümsüzlük mantığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu bağlamda DTK delegesi olan 55 arkadaşımızın derhal serbest bırakılmasını talep etmekteyiz. Kongremiz, tutuklu bulunan delegelerimizin serbest bırakılmasını hükümetin çözüme bakış açısının bir kriteri olarak değerlendirmektedir' diye konuştu.
'Muhatap sorunu yok'
Dicle, DTK'da bir araya gelen Kürt, Türkmen, Arap, Süryani, Keldani ve Ermeni, Müslüman, Hristiyan ve Ezidiler, siyasi parti, sendika, meslek odaları ve demokratik kitle örgütü temsilcileri, akademisyenler ve seçilmiş halk delegelerinin yani bu ülkenin vatandaşı olan farklı konuşan, farklı yaşayan, farklı inanan, farklı düşünen insanların tek dil, tek mezhep, tek din ve tek millet dayatmasını reddettiğini vurguladı. Kongre delegelerinin DTK'yı Kürt coğrafyasına yaşayan tüm etnik, siyasi ve dini farklılıkların ortak, yasal, demokratik platformu olarak tanımladığını kaydeden Dicle, 'Kongremiz Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümünü Türkiye toplumunun en acil ihtiyacı olarak tespit etmiş, halkların eşitliği ve özgürlüğü temelinde devlet sınırlarına dokunmadan sağlanacak demokratik tanıma ile birlikte yaşamla mümkün olduğu sonucuna varmıştır. Kongre sorunun çözümü noktasında Türkiye toplumunun bileşenlerini etkili ve yetkili görmektedir. Bu bağlamda Kürtler açısından muhatap sorunu bulunmamaktadır. Kongremiz, Kürt sorununun çözümünde diyalog ve istişare sürecinde Sayın Öcalan ve PKK'nin dışlanacağı formülün sonuç alcı olamayacağını ifade etmektedir' dedi.
'Kürtler arasında ortak bir strateji'
İktidarda olan AKP Hükümeti'nin toplumsal gereksinimleri doğru tespit etme, bu toplumsal gerçeklere uygun politikalar üretme ve bu politikaları hayata geçirebilmek için toplumsal mutabakatı sağlayamadığı ve diyaloga açık olmadığının görüldüğüne dikkat çeken Dicle, 'Kongremiz Hükümet ve diğer kamu otoritelerini diyalog kapıların açmaya ve cesaretle çözümün paydası olmaya çağırmaktadır. Siyasal çözümün tartışılması, diyalog ve uzlaşının sağlanabilmesi için silahların susması, şarttır. KCK'nin 15 Temmuz'a kadar uzattığını açıkladığı eylemsizlik kararının yaşam bulabilmesi için askeri operasyonların derhal durdurulması gerekmektedir. Kongremiz, bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşecek her operasyon ve ölümü, barış sürecini provoke etme girişim olarak tanımlayacaktır. Kongremiz KCK'nin 15 Temmuz'a kadar ilan ettiği eylemsizlik süresi içinde yapılan ve yapılacak olan operasyonlar neticesinde yaşanacak her can kaybından AKP Hükümeti'nin askeri otoriteleri ve operasyonlara destek veren uluslararası güçleri sorumlu tutacaktır. Kongremiz Kürt sorununun çözümünde ekonomik, siyasal ve kültürel hakların kolektif kullanımın esas almakta bu hakların bireysel hak kullanımı temelinde ele alınmasını sorunun çözümünde yeterli görmemektedir. Çözüm yerine çatışma istikrar yerine kaos, barış yerine savaşta direten zihniyete karşı, ulusal demokratik birliğin önemi üzerinde duran DTK, kırk milyonu aşkın nüfusu ile Ortadoğu coğrafyasında 4 ülke sınırları içersinde yaşayan, Kürt halkının birlikte yaşadığı haklarla eşit, özgür, gönüllü ve iradeli birlikteliğinin Kürtler arasında ortak bir strateji belirlenerek sağlanacağı inancını taşımaktadır' diye konuştu.
Kongreden halka çağrı
Kongrenin, kendi içinde görevlendireceği bir delegasyonla Ortadoğu'da barış ve istikrarın gelişmesi için Hewler'de yapılması tartışılan Ulusal Konferans'a katılacağı ve kongrenin görüş ve önerilerini sunmayı kararlaştırdığını ifade eden Dicle, Kürtlerin kendi toplumlarını yeniden kurmayı amaçlarken, sisteminde Kürt toplumunu özünden koparmayı amaçladığını söyledi. Dicle, 'Kendi geleceğini, özgür, demokratik birliktelikler temelinde kurma iddiasında olan, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde, büyük bedeller ödeyerek, büyük değerler yaratan Kürt halkı; aynı zamanda anlamlı bir barış ve kardeşlik mücadelesi vermektedir. Çeşitli toplumsal kesimlerin, inanç ve kültürlerin birliğini ve örgütlülüğünü ifade eden DTK, tabandan meclis tarzı örgütlenerek söz ve karar gücünü açığa çıkaran halk kitlelerinin, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik temsil gücüne ulaşmayı hedeflemektedir. Kongremiz, Kürt sorunun çözümünü merkezine alan tüm siyasal parti, grup ve aydınları, kapsama çabasını kararlılıkla sürdürecektir. Bölgesel güçler tarafından üstü örtülen çözümsüzlüğe terk edilen ve bundan dolayı da Ortadoğu'daki sorunları daha da ağırlaştıran Kürt sorunu Türkiye'de çözmek Ortadoğu'da sorunların çözümünün önünü açmak ve demokratik sürecin gelişmesini sağlamakla eş anlamlıdır. Kongremiz, içine girdiğimiz çözüm ve dönüşüm sürecinde Türkiye'deki tüm aydın demokrat ve yurtseverleri, halkların birlikteliği ile sağlanacak demokratik çözümün parçası olmaya, halkımızı dün olduğu gibi bugüne de özgürlük ve demokrasi mücadelesinde öncü rolünü oynamaya çağırır' dedi.
Kararlar 10 maddeden oluştu
Diyarbakır'da 2 gün süren DTK'da alınan kararlar ise şöyle:
# 'Kongremiz, DTK'nin genişleme ve kapsayıcı olma perspektifi gereğince, farklı Kürt çevreleri ve Türkiye'deki demokrasi ve barıştan yana olan çevrelerle ilişki kurmak amacıyla bir Diyalog Komisyonu kurulmasını karar altına almıştır.
# Kongremiz, Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümü konusunda, daha derin tartışmalar yapmak ve ayrıntılı bir yol haritası oluşturmak amacıyla, çalıştay düzenlemeyi karar altına almıştır.
# Kongremiz, yerel yönetimleri, toplumsal barış ve toplumsal yeniden yapılanma sürecinin önemli bir aktörü olarak gördüğünü; farklı kültürlerin kendilerini ifade etmesi ve geliştirmesi için, zemin oluşturulmasını, yerel yönetimlerin öncelikli görevleri arasında tanımladığını karar altına almıştır.
# KCK'nin eylemsizlik kararını, Kürt sorununun çözüm sürecinde önemli bir fırsat olarak değerlendiren kongremiz, devlete ve hükümete operasyonları derhal durdurma çağrısı yapmayı karar altına almıştır.
# Tüm inanç gruplarının eşitlik ve özgürlük temelinden tanımlanmış ilişkisinden yana olan kongremiz; Alevi toplumunun acılarını paylaşır ve Sivas Katliamı'nın yıl dönümü olan 2 Temmuz'da Madımak oteli önünde yapılacak anmaya katımın önemine işaret eder.
# Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümünde ve Türkiye'nin demokratikleşmesinde, sivil demokratik yeni bir anayasanın hazırlanmasının önemine işaret eden kongremiz, sivil anayasa çalışmalarına hız verilmesini karar altına almıştır.
# KCK'nin eylemsizlik kararına yanıt verilmesi, fiili ve gerçek çatışmasızlık halinin sağlanması için kamuoyu oluşturmak amacıyla, çeşitli eylem ve etkinlikler organize edilmesi konusunda DTK Daimi Meclis'ine yetki verilmesi karar altına alınmıştır.
# Kongremiz, 14 Nisan operasyonunu kınayarak, tutuklu bulunanların derhal serbest bırakılması yönünde çağrı yapmayı karar altına almıştır.
# Kongremiz, 'Dış ilişkiler ve Diplomasi Komisyonu' adıyla bir komisyon kurulmasını karar altına almıştır.
# Kongremiz, demokratikleşme ve Kürt sorununun barışçıl çözümünün tartışılacağı Türkiye Demokrasi Konferansı çalışmalarını teşvik etme ve katkı sunma kararı almıştır.' (DİHA)
Iki eylem tek hedef 0 Kommentare
Ankara Şubeler Platformu ve Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu üyelerinin yaptıkları eylemlere binlerce işçi katıldı.
Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu’nun çağrısı ile Taksim’de AKM önünde toplanan işçiler, “Hükümet zammını al başına çal”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek” sloganlarıyla AKP Hükümeti’ni protesto ederken, “Türk-İş uyuma işçiye sahip çık”, “Suskun Türk-İş istemiyoruz” sloganlarıyla da toplusözleşme sürecinde sessiz kalan konfederasyonlarına tepki gösterdiler.
TÜRK-İŞ BÖLGE’YE YÜRÜYÜŞ
Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği önüne yürüyüş yapan yaklaşık 3 bin işçiye KESK İstanbul Şubeler Platformu’na bağlı bazı sendika şube yöneticileri de destek verdi. Kortejin en önünde grevdeki Sabah-atv ve E-Kart işçileri yürüdüler.
Türk-İş Şubeler Platformu adına basın açıklamasını okuyan Harb-İş Anadolu Yakası Şube Başkanı Hüseyin Över, krizden en çok etkilenen işçilerin, emekçilerin ve yoksulların sorunlarını çözmek yerine patronların sorunlarını çözmek için Meclis’ten paket üstüne paket çıktığını kaydetti.
“‘Kriz varsa çare de var’ diyen patronlar çare olarak işçilere mezarda emeklilik, zamlar, yoksulluk, işten çıkartma, sendikasızlaştırma ve toplusözleşmelerde sıfır zam öneriyor. Konfederasyonlarımız da işçilerin haklarını savunup mücadeleyi örgütlemek yerine bu kampanyalarda boy gösteriyor” diyen Över, bu kampanyayı talihsizlik olarak değerlendirdiklerini ve şiddetle eleştirdiklerini söyledi.
Hükümetin yüzde 3’lük teklifini kabul etmelerinin mümkün olmayacağını belirten Över, “AKP Hükümeti’ni uyarıyoruz. Taleplerimizde ısrarcıyız. Konfederasyon yöneticilerini ve genel merkez yöneticilerini işçilerin haklarını korumak ve krizin faturasını ödememek için tüm işçileri birleştirecek aktif bir mücadeleye çağırıyoruz” diye konuştu.
İŞÇİLER MECLİS ÖNÜNDE
Ankara’da Türk-İş üyesi işçiler, hükümetin kamu toplu iş sözleşmelerinde sefalet zammı dayatmasını Meclis önünde protesto ettiler. Türk-İş yönetiminin sessiz tutumuna da tepki gösteren işçiler, “Genel grev” çağrısı yaptılar.
Yol-İş 3 No’lu Şube, Harb-İş, Petrol-İş, TGS, Tez Koop-İş ve TÜMTİS Ankara Şubelerine üye işçiler, önceki akşam “Sefalet zammına, kıdem tazminatı gaspına, işten atılmalara karşı, pazara değil, sokağa çıkıyoruz” yazılı pankartla Meclis Dikmen Kapısı’na geldiler.
Meclis’i göstererek, “İşte burası, işçi düşmanı” sloganı atan işçilere, Yol-İş Genel Teşkilatlandırma Sekreteri Fahri Yıldırım, KESK Şubeler Platformu, BES Genel Sekreteri Döndü Taka Çınar ve Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Haydar Kaya da destek verdiler.
Hazırladıkları dövizlerle kıdem tazminatına dokunulmasına izin vermeyeceklerini vurgulayan işçiler, attıkları sloganlarla hükümete ve Türk-İş yönetimine tepki gösterdiler.
Sık sık “Genel grev” çağrısının yapıldığı eylemde konuşan Petrol-İş Ankara Şube Başkanı Mustafa Özgen, “Hükümete zammını geri vermeye geldik” dedi. Birinci yıl için yüzde 3 artı 3, ikinci yıl için yüzde 2.5 artı 2.5’lık teklife atıfta bulunarak, hükümetin “İşçilerle alay etmek” anlamına gelen bu teklifi sunma cüretini, işveren temsilcileriyle “Pazara çık” kampanyasına katılan konfederasyon yöneticilerinden aldığını belirten Özgen, aynı saatlerde İstanbul’da Türk-İş üyesi işçilerin konfederasyon temsilciliği önünde yaptıkları eylemi de selamladı. Özgen, “İşçilerin İstanbul ve Ankara’da başlattıkları eylem ateşi gelecek günlerde tüm Anadolu’yu saracak, tabanda işçiler yeniden ‘89 Bahar Eylemlerinde olduğu gibi top- yekun bir mücadeleyi örgütleyeceklerdir” dedi.
BU EYLEM PROVA
Türk-İş yönetiminin hükümetin zam önerisini görüştüğü toplantının ardından mücadele kararları beklerken, toplantıdan Başbakan’la görüşme kararı çıktığını hatırlatan Özgen, konfederasyon yönetimine “Hâlâ suskunluğa devam edecekseniz, biz üyelerimizle eyleme başlıyoruz, haberiniz olsun. ‘Evde oturma pazara çık’ diyenleri sokağa, eyleme, genel greve çağırıyoruz” diye seslendi.
Hükümetin teşvik paketinin yine sermayedarların çıkarına olduğunu belirten Özgen, patronlara kriz gerekçesiyle sunulan tüm kaynakların emekçilerin eğitim, sağlık haklarından çalındığını söyledi. Kıdem tazminatına dokunulmasına izin vermeyeceklerini ifade eden Özgen, “Kıdem tazminatına el uzatanın, bu işçi elini kırar” dedi.
Bu eylemin bir prova olduğunu belirten Özgen, hükümet tutumunda ısrar ederse, tüm üyeleri ve aileleriyle Meclis önüne geleceklerini söyledi. Özgen Türk-İş’e de “Yeter artık sessiz kaldığın” diye seslendi.(Evrensel)
TÜRK-İŞ BÖLGE’YE YÜRÜYÜŞ
Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği önüne yürüyüş yapan yaklaşık 3 bin işçiye KESK İstanbul Şubeler Platformu’na bağlı bazı sendika şube yöneticileri de destek verdi. Kortejin en önünde grevdeki Sabah-atv ve E-Kart işçileri yürüdüler.
Türk-İş Şubeler Platformu adına basın açıklamasını okuyan Harb-İş Anadolu Yakası Şube Başkanı Hüseyin Över, krizden en çok etkilenen işçilerin, emekçilerin ve yoksulların sorunlarını çözmek yerine patronların sorunlarını çözmek için Meclis’ten paket üstüne paket çıktığını kaydetti.
“‘Kriz varsa çare de var’ diyen patronlar çare olarak işçilere mezarda emeklilik, zamlar, yoksulluk, işten çıkartma, sendikasızlaştırma ve toplusözleşmelerde sıfır zam öneriyor. Konfederasyonlarımız da işçilerin haklarını savunup mücadeleyi örgütlemek yerine bu kampanyalarda boy gösteriyor” diyen Över, bu kampanyayı talihsizlik olarak değerlendirdiklerini ve şiddetle eleştirdiklerini söyledi.
Hükümetin yüzde 3’lük teklifini kabul etmelerinin mümkün olmayacağını belirten Över, “AKP Hükümeti’ni uyarıyoruz. Taleplerimizde ısrarcıyız. Konfederasyon yöneticilerini ve genel merkez yöneticilerini işçilerin haklarını korumak ve krizin faturasını ödememek için tüm işçileri birleştirecek aktif bir mücadeleye çağırıyoruz” diye konuştu.
İŞÇİLER MECLİS ÖNÜNDE
Ankara’da Türk-İş üyesi işçiler, hükümetin kamu toplu iş sözleşmelerinde sefalet zammı dayatmasını Meclis önünde protesto ettiler. Türk-İş yönetiminin sessiz tutumuna da tepki gösteren işçiler, “Genel grev” çağrısı yaptılar.
Yol-İş 3 No’lu Şube, Harb-İş, Petrol-İş, TGS, Tez Koop-İş ve TÜMTİS Ankara Şubelerine üye işçiler, önceki akşam “Sefalet zammına, kıdem tazminatı gaspına, işten atılmalara karşı, pazara değil, sokağa çıkıyoruz” yazılı pankartla Meclis Dikmen Kapısı’na geldiler.
Meclis’i göstererek, “İşte burası, işçi düşmanı” sloganı atan işçilere, Yol-İş Genel Teşkilatlandırma Sekreteri Fahri Yıldırım, KESK Şubeler Platformu, BES Genel Sekreteri Döndü Taka Çınar ve Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Haydar Kaya da destek verdiler.
Hazırladıkları dövizlerle kıdem tazminatına dokunulmasına izin vermeyeceklerini vurgulayan işçiler, attıkları sloganlarla hükümete ve Türk-İş yönetimine tepki gösterdiler.
Sık sık “Genel grev” çağrısının yapıldığı eylemde konuşan Petrol-İş Ankara Şube Başkanı Mustafa Özgen, “Hükümete zammını geri vermeye geldik” dedi. Birinci yıl için yüzde 3 artı 3, ikinci yıl için yüzde 2.5 artı 2.5’lık teklife atıfta bulunarak, hükümetin “İşçilerle alay etmek” anlamına gelen bu teklifi sunma cüretini, işveren temsilcileriyle “Pazara çık” kampanyasına katılan konfederasyon yöneticilerinden aldığını belirten Özgen, aynı saatlerde İstanbul’da Türk-İş üyesi işçilerin konfederasyon temsilciliği önünde yaptıkları eylemi de selamladı. Özgen, “İşçilerin İstanbul ve Ankara’da başlattıkları eylem ateşi gelecek günlerde tüm Anadolu’yu saracak, tabanda işçiler yeniden ‘89 Bahar Eylemlerinde olduğu gibi top- yekun bir mücadeleyi örgütleyeceklerdir” dedi.
BU EYLEM PROVA
Türk-İş yönetiminin hükümetin zam önerisini görüştüğü toplantının ardından mücadele kararları beklerken, toplantıdan Başbakan’la görüşme kararı çıktığını hatırlatan Özgen, konfederasyon yönetimine “Hâlâ suskunluğa devam edecekseniz, biz üyelerimizle eyleme başlıyoruz, haberiniz olsun. ‘Evde oturma pazara çık’ diyenleri sokağa, eyleme, genel greve çağırıyoruz” diye seslendi.
Hükümetin teşvik paketinin yine sermayedarların çıkarına olduğunu belirten Özgen, patronlara kriz gerekçesiyle sunulan tüm kaynakların emekçilerin eğitim, sağlık haklarından çalındığını söyledi. Kıdem tazminatına dokunulmasına izin vermeyeceklerini ifade eden Özgen, “Kıdem tazminatına el uzatanın, bu işçi elini kırar” dedi.
Bu eylemin bir prova olduğunu belirten Özgen, hükümet tutumunda ısrar ederse, tüm üyeleri ve aileleriyle Meclis önüne geleceklerini söyledi. Özgen Türk-İş’e de “Yeter artık sessiz kaldığın” diye seslendi.(Evrensel)
Vahset 0 Kommentare
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi kadınları aile içi şiddetten koruyamadığı ve kadına ayrımcılığı önlemekteki yetersizliği nedeniyle mahkum etmesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden Siirt’te bir genç kız daha akrabalarının vahşi saldırılarının hedefi oldu.
Bahane yine aynı: Namus.
Siirt’te radyoda çalışan erkek arkadaşını ziyarete giden genç kız, burada yakınlarının saldırısına uğradı. Korkarak balkona kaçan kız, 6. kattan atlayarak ağır yaralandı. Kaldırıldığı hastaneden başka bir hastaneye sevk edilen genç kız, ambulansa bindirilirken bir kez daha saldırıya uğrayarak 5 yerinden bıçaklandı.
AİLE KORKUSUYLA ÖLÜME ATLADI
Alınan bilgiye göre 17 yaşındaki N.E. erkek arkadaşı Ö.F.E’yi ziyarette gitti. Bu sırada, genç kızın yakınları olduğu belirtilen bir grup radyoya geldi. Grup, genç kız ve erkek arkadaşı ile radyoda bulunanlara saldırdı.
Bu sırada korkarak balkona kaçan N.E, 6. kattan atladı. Ağır yaralanan genç kız, Siirt Devlet Hastanesine kaldırıldı. Burada yapılan ilk müdahalenin ardından N.E’nin Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesine sevk edilmesi kararlaştırıldı.
SEVK SIRASINDA BIÇAKLI SALDIRI
Genç kıza yönelik şiddet bununla da bitmedi. Sedyeyle hastane bahçesindeki ambulansa götürülen N.E, yine yakınları olduğu belirtilen kişilerin bıçaklı saldırısına uğradı. 5 yerinden bıçaklanan N.E’nin Siirt Devlet Hastanesinde tedavisinin sürdürüldüğü, olayla ilgili olarak kızın 5 akrabasının gözaltına alındığı bildirildi. (Evrensel)
Öğrenciler: Sorular çok zordu, sınav sistemi kalksın 0 Kommentare
AMED - Üniversite adayı 1 milyon 349 bin 782 kişi, 195 dakika süren Öğrenci Seçme Sınav'ında (ÖSS) ter döktü. Sınavdan çıkan öğrenciler, ÖSS sınav sisteminin kaldırılması gerektiğini belirterek, sınavdaki sorularının zorluğundan şikayetçi oldu. ÖSS adıyla bu yıl son kez uygulanan sınav, Türkiye'de tüm il ve bazı ilçe merkezlerinde saat 09.30'da başladı. Sınav toplam 4 bin 602 binada, 70 bin 850 salonda gerçekleştirildi. Sabah erken saatlerden itibaren sınav yapılacak okullara giden adaylar ve ailelerinin heyecanlı oldukları gözlendi. Kimlik kontrollerinden geçirilerek sınav salonlarına alınan adaylara, daha sonra soru kitapçıkları dağıtıldı. 30'ar soruluk toplam 8 test soru kitapçıklarında yer alırken, adaylar soruları yanıtlamak için 195 dakika boyunca ter döktü.ÖSS sınav sonuçları temmuz ayının ortalarında açıklanacak ve adaylara gönderilmeye başlanacak. Sınavda iyi derece yapan yaklaşık 500 bin öğrencinin bir kısmı lisans, bir kısmı da önlisans programlarına yerleştirilecek. Geriye kalan 800 bin civarında öğrenci ise, üniversite hayallerini gelecek yıla ertelemek zorunda kalacak.Sınavdan çıkan öğrenciler, sınav sisteminin kaldırılmasını istedi. Fatih Çeçen adlı öğrenci, Fen sorularının kendisini zorladığını ifade ederek, genel olarak sınavının iyi geçtiğini söyledi. Mimarlık ya da Tıp Fakültesi'ne yerleşmek isteyen Çeçen, sınava ilk defa girdiğini kaydetti. Hızır Akdoğan ise, Biyoloji sorularının çok zor olduğu belirterek, "Denemelerde ve önceki yıllarda çıkan sorulardan çok daha farklı soruların karşımıza çıktı. Özellikle biyoloji soruları çok zordu. Ama yinede kendime güveniyorum. Sınavdan önce çok heyecanlıydım ama sınav esnasında heyecanım geçti. Nusaybin'den geliyorum. Bilgisayar Mühendisliğine girmek istiyorum" dedi. Berivan Duran da, sınavda beklediği soruların çıktığını kaydederek, "Sınavım genel itibariyle iyi geçti. Özellikle Türkçe sorularında zorlandım, Süre de bana pek yetmedi" diye belirtti.Emrullah Özdemir adlı öğrenci, Türkçe sorularının yoruma dayalı olduğunu ifade ederek, Türkçe sorularında çok zorlandığını belirterek, "Türkçe soruları yoruma dayalıydı. Onun için çok zorlandım. Matematik soruları kolaydı bana göre fen soruları ise direk bilgi sorularıydı. Ama Türkçenin paragraf sorularında çok zorlandım. İlk yılım oluyor" şeklinde konuştu. Tulay Tursun ise, soruların çok zor ve saçma olduğunu söyleyerek, "Yaptığımın en iyisini yaptım. Ama sorular saçma sapandı. Kişiyi ikilemde bırakan sorular çok vardı. Güya sorular bu yıl basit olacaktı ama hiçte öyle olmadı" dedi. ANF NEWS AGENCY
Subscribe to:
Posts (Atom)
